Bu blogda adı geçen kişi ve kurumların gerçek hayatla ilgisi yoktur. Tamamen hayal ürünüdür.
10 Şubat 2016 Çarşamba
Demeto Oblomoviç:
Demeto Oblomoviç midesindeki kazınmayı bastırmak bahanesiyle gittiği, aşçısını pek beğenmemekle beraber, yemeklerini yenilebilir bulduğu restoranın neredeyse en arka köşesinde oturan Dayfımiç’le Vasiliyeviç’in arasındaki nispeten rahat sandalyeye kuruldu. Doğrusu nezaket gösterip masalarına davet etmeselerdi de bir bahane bulup oturması zor olmayacaktı nasılsa. Yol boyunca konuya nasıl gireceğini düşünmüşken, füme somonun isli tadıyla kendinden geçti, Prens K.'dan bahsetmenin tam sırasıymış gibi geldi o anda nedense. Sıska prensin dişleri arasından ıslıkla tıslama arası sesler çıkararak, gülüş olmayan gülüşüyle anlattığı fıkrayla yumuşak bir giriş yapıvermişti ki, enginar dolmaların çekiciliğine kapıldı. Neyse ki Dayfımiç ve Vasiliyeviç’in aceleleri pek yokmuş gibi görünüyordu da, iki lokma da onlardan atıştırabildi. Boynuna sıkıştırdığı peçetesinin ucuyla dudaklarındaki zeytinyağını silip, Vasiliyeviç’in tekrar doldurduğu votkasını dikerken, gözleriyle Dayfımiç’in gözlerinde bir umutsuzluk emaresi aradı, ‘’Ne ketum adam’’ diye düşünerek, bulamadığı izleri kendisi yaratmaya karar verdi. Oblomoviç’in yemekten başka kusuru olmayan, hassas, filozof ruhuna bu komploları kurmak çok ağır gelse de; sohbeti ilerlettikçe bundan tarifsiz bir zevk aldığını keşfedip, kendi iç dünyası hakkındaki bu karanlık yönün, şimdiye kadar hiç farkında olmadığına hayret ederken yakaladı kendisini. Bu konuyu ilerde tekrar ele almaya içinden söz verip Dayfımiç’i kışkırtacak verilerle donatmaya devam etti, ince ince komplosunu bezeyip sunarken, masada ne var ne yok, silip süpürdü. Mozaik pasta, ahh o mozaik pastada şefin bütün kusurlarını içinden affediverdi.
İşte şimdi zehirli okları hedefini bulmuş olmalıydı ki Dayfımiç’in göz bebeklerinde şimdiye kadar tek pulun oynadığını görmeyen Oblomoviç, onun bir çeşit çaresizlik hissiyle Vasiliyeviç’e baktığını hissetti. Tanrım, nasıl da tarifsiz bir kıvanç duyuyordu yarattığı atmosferden! Oblomoviç bir an arsızlığından, bir beyefendiye yakışmayan şerefsizce imalarından için için utandıysa da, tekrar, kendi karanlık yönünü, bu kıvanç duygusunu zihninin bir köşesine mimleyip, daha sonra hesaplaşmak üzere erteledi.
Vasiliyeviç imdadına yetişmiş, her zamanki gibi derin felsefi açıklamalarla, kadınların iç dünyasına dair kim bilir kimlerden alıntılar yaparak, uzuuuun uzadıya bir analize girişmişti. Oblomoviç hem Vasiliyeviç’in sözünü kesmek istiyor, hem naturasının bu konulara olan doğuştan ilgisiyle dikkatle dinlemeye çalışıyor, hem Dayfımiç’in reaksiyonunu merak ediyor, hem de garsonun mütemadiyen tazelediği votkasını neredeyse insiyaki bir şekilde peş peşe dikiyordu.
Heyhat! Gün bitmeden kaldırıldığı hastanede ne konuşulanları ne Vasiliyeviç’in uzun analizini, ne de hesaplaşmak için kendisine söz verdiği içindeki karanlığı hatırlayacaktı.
8 Şubat 2016 Pazartesi
Dayfım Dayfımiç:
Oblomoviç’le bu sürpriz karşılaşma Dayfımiç ve Vasiliyeviç’in canını sıkar gibi oldu. Uzun zamandır görüşmemiş olduklarını düşünerek ister istemez masaya davet etmek zorunda kaldılar. Oblomoviç’in dünya yıkılsa umurunda olmayacak rahatlığı kısa zamanda masadakilere de bulaştı. Yiyecek bir şeyler sipariş etmek istediğini, misafir olmasına rağmen ödemeyi kendisinin yapmasına müsaade edilmesini rica etti. Füme somon, söğüş et, haşlanmış deniz ürünleri, iki çeşit salata, soslu patates, enginar dolması ve yumurtanın yanına, çavdar ekmeği, ekşi krema, tereyağı, kıyılmış soğan ve dereotu ile pişirilmiş havyar sipariş etti. Garson masadan uzaklaşırken arkasından seslenerek, meyve şekerlemeleriyle süslenmiş piramit bir pastayla, üzeri kremayla kaplı büyük bir Paşka’yı da siparişine ekledi.
“Kusuruma bakmamanızı rica edeceğim Baylar, yemek yiyeli üç saatten fazla oldu ve içim kıyım kıyım kıyılıyor. Bu arada siz ne yerdiniz, sormayı unuttum?”
Dayfımiç ve Vasiliyeviç kahkahalarını koyverdiler.
“Siz gelmeden önce biz bir şeyler atıştırmıştık Bay Oblomoviç, lütfen keyfinize bakın. Çok uzun zaman oldu görüşmeyeli, neler yapıyorsunuz?” diyerek söze girdi Dayfımiç.
“Biraz ondan, biraz bundan Bay Dayfımiç. Evimden çıkmayı pek sevmediğimi sizler de bilirsiniz, ancak K. Caddesindeki Kanaat Lokantasına pek ünlü bir Fransız şefinin geldiğini duyunca dayanamadım. Sabah kahvaltısını öğle yemeğine bağladığım uzun bir ziyafet çektim kendime. “Tout etait magnifique” *
“Yaşamayı biliyor ve ondan zevk alıyorsunuz Bay Oblomoviç, size imrenmemek elde değil” dedi Vasiliyeviç
“Dostum, şu sözümü unutmayınız: Bu dünyada, yediğiniz ve içtiğiniz yanınıza kâr kalır! Ahaahaha! Bakın bugün Prens K. ile karşılaştım aynı lokantada. Bana sosyetede son zamanlarda pek ünlü olan şu fıkrayı anlattı: Gecenin bir vakti iki kişi koşuyorlarmış. Bir süre sonra biri, ötekine sormuş: ‘Biz kaçıyor muyduk, yoksa kovalıyor muyduk?’ Öteki, ‘Tanrı şahidim olsun ki ben de unuttum, ama sen yine de her ihtimale karşı, koşmaya devam et!’ Ahahahaha, düşünebiliyor musunuz, ahaha ahaha”
Garson yanında birkaç yardımcısı olduğu halde gelip siparişleri masaya sığdırmaya koyuldu.
“Prens K. diyordum, yakın zamanda Stepançikova'da imiş ve Kontes Sedushka Dimitriova’yı ziyaret etmiş. Uzun süredir Kontes’in köyü satacağı haberleri dolaşıyordu ortalıkta, Prens K. iyi koku alan biridir, yıllar içinde yüksek faizle borç vererek servetine servet katmıştır, ihtimaldir ki Kontes’in borçlarına karşılık köyü zimmetine geçirecektir. Siz neden yemiyorsunuz Baylar? Ha, sevmiyorsunuz demek, neyse kusuruma bakmazsanız ben biraz atıştıracağım ahaha. Bu arada Bay Dayfımiç, Prens K. sizin hakkınızda da bir şeyler söyledi, benden duymuş olmayın. Ah! Şu kızarmış patatesler için ömrümün yarısını gözümü kırpmadan verebilirim, kalan yarısını da enfes havyar için. Ahahah ahahh Hahhaha!”
“Hakkımda ne gibi şeyler söyledi size Prens K.?”
“Her zamanki dedikodular işte. Kontes Dimitriova, sizinle kızı Kontes Nadejda Svobodayeva arasında rabıta kurmuş, güya sizin ona olan ilginizin farkındaymış filan. Söğüş et bütün dertlere devadır dostum, tabii ki yanında enginar dolması ile votka varsa. Ahaha ahahaha… Sağlınıza beyler, Rusya’ya ve sağlığınıza… Ahahah. Nazdrovya!”
“İşitiyor musunuz Bay Vasiliyeviç? Bu Nadejda konusu yıllardır üzerime yapıştı ve bir türlü kurtulmak mümkün olmuyor. Dimitriova’nın ellinci, altmışıncı yaşları geçti gitti, ama on dokuzuncu, yirminci yaşları bir türlü geçmedi. Çöpçatanlık işlerinde kendisini hâlâ söz sahibi sanıyor. Invraisemblable!”**
“Ciddiye almayın dostum, en iyisi ciddiye almamak.”
“Ciddiye almamak ciddi bir iştir, siz de bilirsiniz. Ben tamamen unutmak, hatta yok olmak istiyorum bu konu ne zaman açılsa.”
Oblomoviç’in yüzünden hafif bir tebessüm ve memnuniyet bulutu geçti, ancak bu işittiği konuşmadan mı, yoksa bütün halde ağzına tıkmaya çalıştığı enginar dolmasından mı kaynaklanıyordu, masadakiler bunu anlayamadılar. Nadejda’ya karşı bir süredir samimi hisler beslediğini yakın çevresindekilere açmıştı.
Ağzındaki lokmayı keyifle çevirdikten sonra yavaşça yutan Oblomoviç söze girdi.
“Nadejda’yı bilirsiniz, ayran gönüllüdür biraz. Ahahah hahaha! Sanırım biraz kaba olduğunu düşünüyorsunuz bu ifademin. Haklısınız, ben de kaba buldum. Bakınız sizinle bu konuda aynı görüşteyiz ahahah hhahaha. Ne kadar çok ortak noktamız var ahaha hahha!”
Epeydir sesini çıkarmayan, ama lafa girip girmeme konusunda kararsız duran Vasiliyeviç nihayet suskunluğu bozdu.
“Akıllı olmak bir tür sıradanlıktır sevgili dostum Dayfımiç. Bizler sıradanlıkta çok yetersiz kalıyoruz. Çoğu insan, özellikle de kadınlar, tam da böylesi doğru olduğu için ya da bu doğruluğu kıskandıkları için sıradanlığa tahammül edemezler. Kadınlar daha sıradandır, yani erkeklerden daha akılcıdırlar ve hepsi de kendilerini eğlendirmesi, gülümsetmesi için istisnai bir insanla, yani basiretsiz bir adamla ilişki kurmaktan hoşlanır; çünkü böyle bir tebessüm insanı ister istemez mutlu eder.
Böyle sıra dışı bir adama gıptayla bakmak yersizdir; çünkü onun hayatta gelebileceği bir yer yoktur, bunu anlamak için ona bakmanız yeterli olur ve ona baktığınızda bunu anladığınız için, ona bakmak ruhunuzu ferahlatır. Sıra dışı adamın bunu bilmemesi gerekir tabii ama bazen bilir ve o zaman da sıradanlaşır, yani herkes gibi biri olur. Zira sıra dışı olmak, sonuçta doğru bakmamaya dayanır ve doğru bakan herkes, bunu beceremeyen kişiyle ilişki kurmak ister, bundan maksat kendini rahatlatmaktır; çünkü insanları ve şeyleri sürekli tam oldukları gibi görmek bir eziyet olmalıdır, insan kendisine tıpatıp olduğu haliyle bakılmadığını bilmekten hoşlanır. Yani dünyaya, sanki hâlâ bir çocukmuş gibi azıcık eğri bakmanın ziyadesiyle kendine has bir yolunu bulmuş olan kişi sevilir ve aranır.
Ve kadınlar olağanüstü doğru hükümler verdikleri için, doğru hüküm verebilen erkekleri kıskanırlar ve doğal olarak sağlıklı hüküm noksanlığına, yani arada bir değişikliğe özlem duyarlar; çünkü hepsi de kendi yeteneklerinden sıkılmıştır; sıkılırlar çünkü birbirlerinin doğruluğunu onaylamak zorunda kalmaktan utanmışlardır. Çünkü birbirlerine gülümseme ya da hatta -neden olmasın- birbirlerine kahkahalarla gülme fırsatını pek nadiren yakalarlar.
Kadınlar birbirlerine pek az zevk verirler çünkü akıllı olmak konusunda birbirlerine çok benzedikleri için, hiçbiri diğerlerini kafese koymayı beceremez, onlara oyun edemez, oysa bunun için yanıp tutuşurlar. Çünkü insanları ötekilerin hakkından gelmek kadar eğlendiren başka bir şey yoktur. Maymunları böylesine eğlenceli bulmalarının nedeni budur, köpekleri ve kedileri de ama insan suretine bürünmüş dangalaklar, çocuk kalmışlar hepsinden daha fazla neşelendirir onları.
Ama inançlı ya da safdil bir kişi bunun farkına varacak olursa, kendine haliyle bir önem atfeder ve bu önemine uygun davranışlar sergilemek isteyebilir. Ama içinde bulunduğu durumu idrak etmek belki de ona acı verecektir. Peki ama, ya bu acıyı güzel bulursa ne olur? Ya bu tür bir güzellik onu güldürürse ve böyle bir gülüşte sadece güzellik görürse?”
Oblomoviç’in sandalyesinden düştüğünü gören Dayfımiç ayağa fırladı.
*Her şey mükemmeldi
** İnanılmaz
Alıntılar / Göndermeler: Robert Walser
Oblomoviç’le bu sürpriz karşılaşma Dayfımiç ve Vasiliyeviç’in canını sıkar gibi oldu. Uzun zamandır görüşmemiş olduklarını düşünerek ister istemez masaya davet etmek zorunda kaldılar. Oblomoviç’in dünya yıkılsa umurunda olmayacak rahatlığı kısa zamanda masadakilere de bulaştı. Yiyecek bir şeyler sipariş etmek istediğini, misafir olmasına rağmen ödemeyi kendisinin yapmasına müsaade edilmesini rica etti. Füme somon, söğüş et, haşlanmış deniz ürünleri, iki çeşit salata, soslu patates, enginar dolması ve yumurtanın yanına, çavdar ekmeği, ekşi krema, tereyağı, kıyılmış soğan ve dereotu ile pişirilmiş havyar sipariş etti. Garson masadan uzaklaşırken arkasından seslenerek, meyve şekerlemeleriyle süslenmiş piramit bir pastayla, üzeri kremayla kaplı büyük bir Paşka’yı da siparişine ekledi.
“Kusuruma bakmamanızı rica edeceğim Baylar, yemek yiyeli üç saatten fazla oldu ve içim kıyım kıyım kıyılıyor. Bu arada siz ne yerdiniz, sormayı unuttum?”
Dayfımiç ve Vasiliyeviç kahkahalarını koyverdiler.
“Siz gelmeden önce biz bir şeyler atıştırmıştık Bay Oblomoviç, lütfen keyfinize bakın. Çok uzun zaman oldu görüşmeyeli, neler yapıyorsunuz?” diyerek söze girdi Dayfımiç.
“Biraz ondan, biraz bundan Bay Dayfımiç. Evimden çıkmayı pek sevmediğimi sizler de bilirsiniz, ancak K. Caddesindeki Kanaat Lokantasına pek ünlü bir Fransız şefinin geldiğini duyunca dayanamadım. Sabah kahvaltısını öğle yemeğine bağladığım uzun bir ziyafet çektim kendime. “Tout etait magnifique” *
“Yaşamayı biliyor ve ondan zevk alıyorsunuz Bay Oblomoviç, size imrenmemek elde değil” dedi Vasiliyeviç
“Dostum, şu sözümü unutmayınız: Bu dünyada, yediğiniz ve içtiğiniz yanınıza kâr kalır! Ahaahaha! Bakın bugün Prens K. ile karşılaştım aynı lokantada. Bana sosyetede son zamanlarda pek ünlü olan şu fıkrayı anlattı: Gecenin bir vakti iki kişi koşuyorlarmış. Bir süre sonra biri, ötekine sormuş: ‘Biz kaçıyor muyduk, yoksa kovalıyor muyduk?’ Öteki, ‘Tanrı şahidim olsun ki ben de unuttum, ama sen yine de her ihtimale karşı, koşmaya devam et!’ Ahahahaha, düşünebiliyor musunuz, ahaha ahaha”
Garson yanında birkaç yardımcısı olduğu halde gelip siparişleri masaya sığdırmaya koyuldu.
“Prens K. diyordum, yakın zamanda Stepançikova'da imiş ve Kontes Sedushka Dimitriova’yı ziyaret etmiş. Uzun süredir Kontes’in köyü satacağı haberleri dolaşıyordu ortalıkta, Prens K. iyi koku alan biridir, yıllar içinde yüksek faizle borç vererek servetine servet katmıştır, ihtimaldir ki Kontes’in borçlarına karşılık köyü zimmetine geçirecektir. Siz neden yemiyorsunuz Baylar? Ha, sevmiyorsunuz demek, neyse kusuruma bakmazsanız ben biraz atıştıracağım ahaha. Bu arada Bay Dayfımiç, Prens K. sizin hakkınızda da bir şeyler söyledi, benden duymuş olmayın. Ah! Şu kızarmış patatesler için ömrümün yarısını gözümü kırpmadan verebilirim, kalan yarısını da enfes havyar için. Ahahah ahahh Hahhaha!”
“Hakkımda ne gibi şeyler söyledi size Prens K.?”
“Her zamanki dedikodular işte. Kontes Dimitriova, sizinle kızı Kontes Nadejda Svobodayeva arasında rabıta kurmuş, güya sizin ona olan ilginizin farkındaymış filan. Söğüş et bütün dertlere devadır dostum, tabii ki yanında enginar dolması ile votka varsa. Ahaha ahahaha… Sağlınıza beyler, Rusya’ya ve sağlığınıza… Ahahah. Nazdrovya!”
“İşitiyor musunuz Bay Vasiliyeviç? Bu Nadejda konusu yıllardır üzerime yapıştı ve bir türlü kurtulmak mümkün olmuyor. Dimitriova’nın ellinci, altmışıncı yaşları geçti gitti, ama on dokuzuncu, yirminci yaşları bir türlü geçmedi. Çöpçatanlık işlerinde kendisini hâlâ söz sahibi sanıyor. Invraisemblable!”**
“Ciddiye almayın dostum, en iyisi ciddiye almamak.”
“Ciddiye almamak ciddi bir iştir, siz de bilirsiniz. Ben tamamen unutmak, hatta yok olmak istiyorum bu konu ne zaman açılsa.”
Oblomoviç’in yüzünden hafif bir tebessüm ve memnuniyet bulutu geçti, ancak bu işittiği konuşmadan mı, yoksa bütün halde ağzına tıkmaya çalıştığı enginar dolmasından mı kaynaklanıyordu, masadakiler bunu anlayamadılar. Nadejda’ya karşı bir süredir samimi hisler beslediğini yakın çevresindekilere açmıştı.
Ağzındaki lokmayı keyifle çevirdikten sonra yavaşça yutan Oblomoviç söze girdi.
“Nadejda’yı bilirsiniz, ayran gönüllüdür biraz. Ahahah hahaha! Sanırım biraz kaba olduğunu düşünüyorsunuz bu ifademin. Haklısınız, ben de kaba buldum. Bakınız sizinle bu konuda aynı görüşteyiz ahahah hhahaha. Ne kadar çok ortak noktamız var ahaha hahha!”
Epeydir sesini çıkarmayan, ama lafa girip girmeme konusunda kararsız duran Vasiliyeviç nihayet suskunluğu bozdu.
“Akıllı olmak bir tür sıradanlıktır sevgili dostum Dayfımiç. Bizler sıradanlıkta çok yetersiz kalıyoruz. Çoğu insan, özellikle de kadınlar, tam da böylesi doğru olduğu için ya da bu doğruluğu kıskandıkları için sıradanlığa tahammül edemezler. Kadınlar daha sıradandır, yani erkeklerden daha akılcıdırlar ve hepsi de kendilerini eğlendirmesi, gülümsetmesi için istisnai bir insanla, yani basiretsiz bir adamla ilişki kurmaktan hoşlanır; çünkü böyle bir tebessüm insanı ister istemez mutlu eder.
Böyle sıra dışı bir adama gıptayla bakmak yersizdir; çünkü onun hayatta gelebileceği bir yer yoktur, bunu anlamak için ona bakmanız yeterli olur ve ona baktığınızda bunu anladığınız için, ona bakmak ruhunuzu ferahlatır. Sıra dışı adamın bunu bilmemesi gerekir tabii ama bazen bilir ve o zaman da sıradanlaşır, yani herkes gibi biri olur. Zira sıra dışı olmak, sonuçta doğru bakmamaya dayanır ve doğru bakan herkes, bunu beceremeyen kişiyle ilişki kurmak ister, bundan maksat kendini rahatlatmaktır; çünkü insanları ve şeyleri sürekli tam oldukları gibi görmek bir eziyet olmalıdır, insan kendisine tıpatıp olduğu haliyle bakılmadığını bilmekten hoşlanır. Yani dünyaya, sanki hâlâ bir çocukmuş gibi azıcık eğri bakmanın ziyadesiyle kendine has bir yolunu bulmuş olan kişi sevilir ve aranır.
Ve kadınlar olağanüstü doğru hükümler verdikleri için, doğru hüküm verebilen erkekleri kıskanırlar ve doğal olarak sağlıklı hüküm noksanlığına, yani arada bir değişikliğe özlem duyarlar; çünkü hepsi de kendi yeteneklerinden sıkılmıştır; sıkılırlar çünkü birbirlerinin doğruluğunu onaylamak zorunda kalmaktan utanmışlardır. Çünkü birbirlerine gülümseme ya da hatta -neden olmasın- birbirlerine kahkahalarla gülme fırsatını pek nadiren yakalarlar.
Kadınlar birbirlerine pek az zevk verirler çünkü akıllı olmak konusunda birbirlerine çok benzedikleri için, hiçbiri diğerlerini kafese koymayı beceremez, onlara oyun edemez, oysa bunun için yanıp tutuşurlar. Çünkü insanları ötekilerin hakkından gelmek kadar eğlendiren başka bir şey yoktur. Maymunları böylesine eğlenceli bulmalarının nedeni budur, köpekleri ve kedileri de ama insan suretine bürünmüş dangalaklar, çocuk kalmışlar hepsinden daha fazla neşelendirir onları.
Ama inançlı ya da safdil bir kişi bunun farkına varacak olursa, kendine haliyle bir önem atfeder ve bu önemine uygun davranışlar sergilemek isteyebilir. Ama içinde bulunduğu durumu idrak etmek belki de ona acı verecektir. Peki ama, ya bu acıyı güzel bulursa ne olur? Ya bu tür bir güzellik onu güldürürse ve böyle bir gülüşte sadece güzellik görürse?”
Oblomoviç’in sandalyesinden düştüğünü gören Dayfımiç ayağa fırladı.
*Her şey mükemmeldi
** İnanılmaz
Alıntılar / Göndermeler: Robert Walser
Kaydol:
Yorumlar (Atom)

