9 Ağustos 2016 Salı



Dayfım Dayfımiç:
Bir süreden beridir belinde hissettiği ağrılar nedeniyle doktora giden Dayfım Dayfımiç’e deniz kıyısında sıcak bir tatil önerilmişti. O da Tekfurdağı’ndaki general dedesinden kalan mütevazı eve yerleşmişti. Birkaç aydır Istanbolgrad’a uğramamış, hatta gazete bile okumamıştı. Bir akşam kıyıdaki lokantalardan birinde yemek yerken yan masada münekkit Semyon Semyonoviç’i görmüş, etrafını saran genç kız ve erkeklerin sayısına şaşırmıştı. Çevresinde pervane oluyorlar, lafını daha havadayken kapıyorlardı. Birisi sigarasını yakıyor, diğeri votkasını dolduruyor, bir diğeri ise elinde küllük ile yanında dikiliyordu. Bir ara Dayfımiç ile göz göze geldiler. Resmen tanışmıyor olsalar da, Dayfımiç’in onun hakkında düşündükleri kulağına gitmişti. Şüphesiz bu lafları taşıyan da Demeto Oblomoviç idi.

“Benimle bir kadeh votka için delikanlı, umarım bu iyiliği benden esirgemezsiniz?”

Dayfımiç’in duymazdan gelebilme imkânı yoktu, yüksek sesle ve doğrudan yüzüne bakarak söylemişti.

“Teşekkür ederim Bay Semyonoviç, ama ben kendi kadehimden içmeyi tercih ederim.”
“Haydi ama, sadece bir kadehçik.”

Dayfımiç istemeye istemeye yerinden doğruldu. Semyonoviç’in sert bakışıyla etrafındaki kalabalık çil yavrusu gibi dağıldı. Dayfımiç boşalan sandalyelerden birine oturduğunda meraklı kalabalık etraflarını sarmıştı hemen.

“Romanınızı okudum Bay Semyonoviç, açık söylemek gerekirse bir eleştirmen için hayli cesur bir davranış sizinkisi. Nereden aklınıza geldi bir roman yazmak?”

“Okumayı istediğim bir roman yazdım diyelim.”

“Anlıyorum, ama başka türlü olması mümkün mü? Yani hangi yazar okumayı istemediği bir roman yazar ki?”

“Kitabım için ‘seni yamalı bohça seni! Senin her bir parçanın nereden alındığını çok iyi bilirim ben!’ demişsiniz. Nereden duyduğumu sormamanızı rica ederim. Bilirsiniz, edebiyat camiası pek geniş değildir memleketimizde. Söylediğiniz söz kulaktan kulağa dolaşır ve en son tekrar size gelir.  Doğrusu edebi birikiminize olan bu özgüveniniz beni heyecanlandırdı. Her neyse, birkaç dergide hikâyelerinizi gördüm Bay Dayfımiç, yeteneğiniz var, neden bizim dergimize de yazmıyorsunuz?”

Semyonoviç’in kitabı hakkında o ifade aslında Varvara İvanova’nın yazlık konutunun da bulunduğu Yaloba Oblast’ına yaptığı ziyarette geçmişti. İlginç olan, bunu Dayfımiç değil, V.İvanovna söylemişti. Bu lafların Semyonoviç’e nasıl gittiğine şaşırırken birden aklına Demeto Oblomoviç geldi. Az kalsın “Incroyable!” diye çığlık atacaktı. “Pes doğrusu,” dedi. Adamın kabiliyetine şapka çıkarmaktan başka çare yoktu.

“Günümüz edebiyatı eski kuşağın etkisi altında ve açıkçası yazılanlar bir öncekinin tekrarından başka bir şey değil. Ama yine de gençlere güvenmek gerek.” diye devam etti sözüne Semyonoviç.

Dayfımiç, etrafını sarmış ve hepsi de Semyonoviç’in ağzının içine bakan kalabalığı taradı gözleriyle ve “Böyle gençlere mi Bay Semyonoviç? Biraz önce de söylediğim üzere ben votkamı kendi kadehimden içmeyi tercih ederim.”

Semyonoviç asla sinirlenmiyor, bir öğretmen şefkatiyle gülümsüyordu. “Ben yok, Bay Dayfımiç. Biz varız. Biz yoksak hiçbir şey yoktur. Bir genç yazar, ne kadar yetenekli olursa olsun bir kalkan tarafından korunmalıdır. Dergi bir kalkandır, gruplar bir kalkandır, kitap ekleri birer kalkandır.”

Semyonoviç’in kadehini dolduran kadını birden anımsadı Dayfımiç. Bu kadın taşradan kısa hikâyeler yazan Neselenivo’dan başkası olamazdı. Sohbete bir yerden dâhil olmak istiyor, ancak Semyonoviç’ten çekiniyordu. Hafif bir baş hareketiyle Semyonoviç’ten beklediği onayı alınca söze girdi.

“Bizi nasıl gördüğünüzü bilmiyorum Bay Dayfımiç, ama inanın her yolu denedim adımı duyurmak için. Koskoca Semyonoviç, benim çok çabalayarak elde ettiğim şan şöhreti vaat ediyor size ve siz kalkmış burun kıvırıyorsunuz.” dedi ve durakladı.  Hikâyelerinde de böyle duraklamalardan hoşlanırdı. Bu ona yalnızca bir romancı değil, doğuştan bir hikâyeci olduğu duygusunu veriyordu. Bir keresinde kitap tanıtma yazıları yazan birisi onun hakkında şöyle yazmıştı: “Neselinova'da, hikâye ve hikâyeciye güvenebilirsiniz.” Ona bir kasa şampanya göndermişti. "Sen sen ol salaklık etme Dayfımiç. O, elinden tutmadan bir yere varabileceğini mi sanıyorsun?"

Neselinova’nın aradaki mesafeyi birdenbire kaldıran hitap şekli Dayfımiç’i şaşırtsa da aynı tonda cevap vermeye karar verdi.
"Ne yani, sen tamamen ona mı bağımlısın? Ben olmamayı tercih ederim."
Semyon Semyonoviç’in, yüzü tik ve seğirmelerle çarpılarak birden, "Kes sesini!" diye parlayıverince Neselinova neye uğradığını şaşırdı.
"Kusura bakmayın, üstadım, ama bu herif burada olmayı hiç hak etmiyor, güveninizi böyle çarçur etmekte neden bu kadar ısrarcısınız anlamıy..."
Münekkit, "Sesini kesmeni söyledim!" tekrar bağırdı.
"Tamam, ama bana böyle bağırmayın, üstadım."
"İstediğim gibi bağırırım," dedi Semyonoviç, aniden sakinleşip yüzünde beliren meleksi gülümsemesini bu kez Dayfımiç’e çevirmişti. Semyonoviç’in bu ani ruh değişimi şaşırtmıştı Dayfımiç’i. Şaşkınlıkla yüzüne baktığını gören Semyonoviç devam etti sözlerine.
“Mesele gülmek değil, tebessüm etmek. Üstelik durmadan tebessüm etmek. Herkese tebessüm etmek. Bakmayın huysuz, acımasız, kötü kalpli bir edebiyat eleştirmeni olarak tanındığıma, benim işim tebessüm etmektir. Zira bir odada, tek başına, kâğıt kalemle ifa edildiğine bakmayın, edebiyat ziyadesiyle sosyal bir mesaidir. Edebiyatçılar etraflarındaki herkesten nezaket, şefkat ve alaka bekleyen koca çocuklardır, onlarla iyi geçinmek isteyenlerin karşılarında her daim tebessüm etmesi, onları durmadan övmesi ve sevmesi icap eder…”

Sigarasından bir nefes alan Dayfımiç söze girdi.
“Bence yazar, en ufak bir eleştiri karşısında yancıları tarafından pohpohlanıyor, dergiler ya da eleştirmenler tarafından korunuyorsa, bir fırtınanın yaklaştığını görüp altın yaldızlı köşkünde bir aletten öbürüne koşturan, telsizinden aşağı sert emirler yağdıran, iki dirhem bir çekirdek giyinmiş bir kaptanı hayal etmelidir. Lakin geminin alt güvertesinde hiç kimse yoktur; makine dairesi hiç kurulmamıştır ve dümen de yıllar önce kırılmıştır. Kaptan, sadece kendini ve yancılarını değil, yolcuların çoğunu inandıran çok iyi şeyler yapabilir; ancak yüzen dünyalarının sakin bir limana varabilmesi, ona değil, çılgın rüzgârlarla korkunç dalgalara, buzdağlarına ve karşılarına ansızın çıkıveren kayalıklara bağlıdır...”

Tam bu sırada Semyonoviç bir elin omzuna dokunmasıyla çıkıyor daldığı âlemden, başını kaldırıp bakıyor, karşısında memleketin ençoksatanyazarı duruyor, ayağa kalkıyor, el sıkışıp birbirlerine sarılıyorlar. Yazarın ne kadar çok sattığını buradan anlayabilirsiniz diye düşünüyor Dayfımiç: “Münekkit ayağa kalktı, elini sıktı, üstüne üstlük sarıldı. Orta halli satan bir yazar olsaydı ayağa kalkacak, ama elini sıkmakla kalacaktı. Gelen az satan bir yazarsa ayağa kalkmayacak, yüzüne bakıp hafifçe gülümsemekle yetinecekti. Zaten az satan yazar da muhtemelen onun omzuna dokunmaya cesaret edemeyecekti.”



Ayağa kalktı ve tam arkasını dönüp çıkmak üzereyken, Semyonoviç’in gözlerindeki nefreti ve huzursuzluğu görünce,
“Est sularus oth mithas*” dedi ve kapıya doğru yürüdü.
Arkasından Semyonoviç bağırıyordu: “Veritas odium parit.**”



*Onurum hayatımdır.
**Gerçekler nefreti besler.

Esinlenmeler / Göndermeler: Carlos Fuentes, Julian Barnes, Murat Uyurkulak