7 Ocak 2016 Perşembe


Sedushka Dimitriova: 
Hayatı hakkında yeni kararlar almak üzere olan Sedushka Dimitriova, tam karar alacaktı ki, Stepançikova'da alışılmadık bir şey oldu. Mujikler o gün çok hareketliydiler, Kâhya İlginoviç Kontes Dimitriova’nın yemek salonuna geçmesini beklemeden yatak odasının kapısında belirmiş, aralık kapıdan içeri korku ve telaşla fısıldamıştı.

"Hanımım, sevgili annemiz affınıza sığınırım."

"Neler oluyor, nedir bu gürültü patırtı? İlginoviç, içeri girin, yine lüzumsuz bir şey değildir umarım."

Kâhya adeta koşarak odaya girmiş, şöminedeki ateşe odun atmaya hazırlanan hizmetçi yamağına aldırış etmeden, hızlı hızlı,

 "Hanımım çok önemli bir misafirimiz var, kendisini salona aldım, yanında bir sürü uşakla gelmiş, bir görseniz, kaba saba insanlar, onları ahır tarafındaki odaya aldım."

"Sizi sonunda öldürmekten korkuyorum İlginoviç" diye cevap vermişti. "Kuzum, bırakın uşakları falan, kim geldi, kimden bahsediyorsunuz?"

"Hanımım, sevgili annemiz, Prens K, köyümüzü şereflendirdi. Ama bir görseniz, çok pimpirikli birine benziyor."

Kontes kızmış, kâhyayı gevezelik yaptığı için azarlayarak misafirlerine en iyi hizmetin yapılmadığını görürse, herkesi kırbaçlatıp kovacağı tehdidini de savurmuştu. Hizmetçi yamağı olan henüz on altı yaşında ki Alyoşa ise hanımın bu öfkesi karşısında korkudan az daha odunların yanında duran eski Çin vazosunu şömineye atacakken, kendine gelip, Sedushka’nın gazabından son anda kurtulmuş ve Kâhyayla birlikte geri geri odadan çıkarken az daha birbirlerini yaralayacak kadar telaşlanmıştı.

Burada Prens K. hakkında bir şeyler anlatmanın zamanı geldi sevgili okuyucu. Prens K. yaşlı olduğu ilk bakışta anlaşılmazdı, siyah perukası ve makyajıyla oldukça kırışıksız görünen, aslında çok yaşlı olan prensi görenler, pörsük derisinin nasıl böyle düzeldiğine şaşarlardı. Çok şık giyiniyordu, İspanyol tarzı ceketi, beyaz fırfırlı gömleğiyle tıpkı bir manken gibiydi. Hani şömineye dayanmış dururken bir görseniz, cansız bir manken sanabilirdiniz. İlk bakışta, takma olan cam gözü de dikkati çekmiyordu. Bir düello esnasında gözünü kaybettiği söylenirdi. Yürürken hafifçe aksamasının da eski gönül maceralarından kalan bir yaralanma olduğu söylentisi vardı.

Konuşurken söylediklerini unutan, bir şey anlatırken başka bir konuya geçen Prens K.'nın gelişiyle oldukça heyecanlanan Sedushka, adeta koşarak merdivenlerden inerken az daha krinolinini düşürecekti. Krinolini* giyerken belini sıkmadığı için, içinden hizmetçisine lanetler okuyarak salona girmiş, derin bir reveransla Prens K.'yı selamlarken, bir yandan "Şerefler verdiniz, sizi görmek ne güzel saygıdeğer Prensim" dedi.

Prens yaşı oldukça ilerleyen Kontes’e yaklaşmış, "Hiç değişmemişsiniz Madam, gözleriniz hâlâ kara bir elmas gibi parıldıyor,” derken, Sedushka yeşil gözlerini kırpıştırarak, "Ah mon cher, siz de eskisi gibi çok naziksiniz," diyerek derin bir reveransla tekrar Prens’i selamlamıştı.

Yemekten sonra, dinlenmek için odasına çıkan Prens’in yanından ayrılmasıyla, Sedushka kâhyayı çağırmış, akşam yemeği için hazırlanacak yemek listesinde yayın balığını unutmamalarını özellikle istemişti. İkindiye doğru Prens kalkmış, biraz hava almak istediğini söyleyerek, Sedushka'nın koluna girip birlikte yürüyüşe çıkmışlardı. Atlı araba ve iki uşak arkalarından onları izliyordu. Prens'ten şehirde neler olup bittiğini öğrenmek isteyen Sedushka, Çarlık Lotaryasının, dostu Dayfım Dayfımiç'e çıktığını öğrendiğinde "Eine allerliebste geschichte!" diye adeta bağırdı. Nedejda'nın bundan haberi var mı diye düşündü hemen. Dayfımiç'i kısa pantolonlu bir ergen olduğu dönemlerden tanırdı. Sedushka o zamanlar gençti ve henüz Kont Dimitriov ile yeni evlenmişti. Nadja, sevgili kızı Nadejda henüz dünyada yoktu. İleri yıllarda Dayfımiçlerle aile münasebetleri sürmüş, birbirlerine balolarda sıklıkla rastlamışlardı. Dayfımiç'in Nadejda'ya olan ilgisinin de farkındaydı Sedushka. Ama farkında değilmiş gibi görünmeye özen gösterirdi.

Dayfım Dayfımiç'in şehirde hakkında çıkan dedikodular onun da kulağına gelmemiş değildi. "Ah, şu bizim çapkın Dayfımiç’e de bakın hele" dedi, Prens K'nın koluna biraz daha sokularak. 

"Neler yapıyorlar kuzum, anlatsanıza," dedi heyecanla. 

Prens konudan yine uzaklaşmış, “Hâlâ köyünüzü satmayı düşünüyor musunuz madam?" diye sorduğunda şaşırmıştı Kontes. 

"Oh mon dio," dedi içinden, "Aklımdan geçenler bile ne çabuk yayılıyor Moskova'da...” Yanakları kızardı, başını çevirerek hemen arkalarında kalan köye baktı, “Kış güneşinin altında ne kadar da köhne görünüyor,” diye düşündü. Prens’in o sırada “Şivanov diye birinden bahsedildiğini duydum. Mujiklerle bir şeyler çeviriyormuş," dediğini işitmedi bile...

Prens konuşmasına devam ediyordu...

“Bunlar hep Shakespeare yüzünden, o kitapları yasaklamalı bu ülkede, bu modaya kadınlar da uymaya başladı. Saçma azizim saçma...”

(Esinlenmeler: Amcanın Rüyası / Dostoyevsky

*Krinolin: Sert Kıldan Bir Jüpon)


4 Ocak 2016 Pazartesi


Dayfım Dayfımiç:
Dayfımiç ve Vasiliyeviç tarihi binanın tek ve pahalı lokantasında oturmuşlar votka ve meze eşliğinde sohbet ediyorlardı. Dayfımiç tren hareket ederken gara yetişmiş ve son anda Vasiliyeviç’i inmeye ikna etmişti. Koşmaktan kan ter içinde kalmıştı. İskarpinleri ve tozlukları çamurlu, redingotunun bir yanı ıslaktı, şapkasını da yolda düşürmüş, fark ettiğinde durup geri dönememişti.

“Bir süredir görüşemedik dostum, ama izin verirseniz sormak istiyorum. Sizi bu uzun yolculuğa çıkmaya ikna eden nedir?”

“Biraz o, biraz bu, Bay Dayfımiç.”

“Pek konuşmak istemiyorsunuz sanırım, anlıyorum. Yine de her zaman dostunuz olduğumu söylememe izin verin.”

Dayfımiç votkaları tazeledi ve peş peşe birkaç bardak içtiler. Duvar kenarındaki masada genç ve çok güzel bir kadın, kendisinden neredeyse iki katı yaşlı bir subayla yemek yiyor, subayın her söylediğine kahkahalarla gülüyordu. Dayfımiç, Yvatzemenova’yı ve son olanları hatırladı birden. Bu güzel kadın ne kadar da benziyordu ona. Ya da bütün kadınlar ona benziyordu. “Les extrémités se touchent” diye söylendi Dayfımiç.

“Bir rüya gördüm, kafamı epeyce karıştırdı dostum. Size anlatmak isterim” diyerek söze girdi Vasiliyeviç.

“Elbette, elbette!”

“Rüyamda, kapkaranlık bir gökyüzünde uçtuğumu gördüm, bir süre yükseldim ve bir kademede Aynurova isimli bir kadınla karşılaştım, elinde gümüşten bir orak tutuyor ve bana durmamamı, daha da yukarıları çıkmamı işaret ediyordu. Yükselmeye devam ettikçe karanlık azalıyordu. Derken bir başka kadın karşıladı beni, isminin Ustinya olduğunu söyledi. Ancak o da tıpkı Aynurova gibi orada duramayacağımı, daha da yukarılara çıkmam gerektiğini söyleyip beni eliyle yavaşça yukarı itti. O kadar hafiftim ki, o küçük dokunuş bile sanki binlerce verst yükselmemi sağladı. Hızımın kesildiği yerde karşılaştığım kadının ismi Çolpanova’ydı ve elinde bir ayna tutuyordu. Diğerlerinin aksine Çolpanova beni yukarı göndermediği gibi, elimden tutup yükselmemi de engelliyordu. Ne aşağı düşebiliyor, ne de yukarı çıkabiliyordum. Bir yıl kadar uzunmuş gibi gelen bir zaman boyunca orada kaldım, nitekim saçlarım ve sakallarım sanki hiç traş yüzü görmemiş gibiydi. Çırpınıp kurtulmaya çalışırken, yatağımda uyandım. Günlerdir bu rüyayı düşünüyorum dostum ve bir anlam veremiyorum. Doğrusunu söylemek gerekirse, işin içinden de çıkamadım…”

Bir süre sessiz kaldılar. Garson votkalarını tazelerken masaya birer parça biftek ile birlikte börek de bıraktı.

Dayfımiç gümüş tabakasını çıkartarak kendisi ve Vasiliyeviç için birer tütün sardı. İlk dumanla birlikte derin düşüncelere daldı. Sonra aniden, neredeyse haykırarak ayağa fırladı.

“Dostum, bu çok açık bir mesaj aslında!”

“Neyin mesajı Dayfımiç?”

“Bakın, bir inanışa göre, yaşadığımız evrende kocaman boşluğun en altında ölümlülük yeri dünya, en üstünde de ölümsüzlük yeri Zuhal yıldızı vardır. Zuhal yıldızı, evrensel aklın bütün esrarını taşımaktadır, yedinci ve son kattır, ölümsüzlüğe orada erişilir ve parlak bir ışık içindedir. Ruhlar oradan koparak, dünyaya doğru düşerler. Bu düşüş aslında bir sınavdır. Düşüş, büyük ışıktan inildikçe, yavaş yavaş koyulaşan bir karanlığa doğrudur. Ruh, kısa bir sınama için yeryüzüne inip maddeyle birleşecek, ama ona boyun eğmeyecektir. Ruhun maddeye yenilmesi demek, sonsuza dek yok olması demektir.

İnsan ruhu, tanrının çocuğudur ve bir sınava tabidir. Sınavı kazanamazsa, o ruhta bulunan tanrısal ışık sönecek, ışık yalnız başına çıktığı yere dönerek ruhu karanlıkta bırakacaktır. Ruh da, ışıksız kalınca, karanlığın içinde eriyip tükenecektir. Büyük boşluk, inen çıkan ve arada eriyip tükenen sayısız ruhla doludur. Sınavı kazanan ruhlar, yedi kat göğe başarıyla yükselip ölümsüzlüğe kavuşurlar. Mutlak hakikati öğrenirler.

Maddeye boyun eğmeyen başarılı ruh, yeryüzündeki kısa sınavını verdikten sonra, ilk basamak olarak Ay’a yükselir. Ay, düşünce dehâsıdır, elinde gümüş bir orak tutar, doğumları ve ölümleri düzenler. Ruhları cesetlerden kurtararak büyük ışığa doğru çeker.

Göğün ikinci katını yöneten ise Utarit yıldızıdır. Utarit, soyluluk dehâsıdır, sınavını başarıyla vermiş ve birinci katta cesetlerinden ayrılmış ruhlara çıkacakları yolu gösterir. Bu kata çıkan ruhlar, asaletlerini kanıtlamış ruhlardır.

Üçüncü katı Zühre yıldızı yönetir. Zühre, aşk dehâsıdır, elinde aşk aynasını tutar ve birbirlerini unutan ruhlar, aşk aynasında birbirlerini bulurlar.”

Dayfımiç söylediklerinin yeni farkına varmış gibi aniden sustu.

“Özür dilerim dostum, kabalık etmek istememiştim.”

“Boşverin, Dayfımiç. Gün gelecek bu da bir anı olacak. Rira bien qui rira le dernier!”

“Haklısınız”

“Yani diyorsunuz ki, insanlar ölümlü tanrılardır; tanrılar da ölümsüz insanlar?

Tam o sırada lokantanın kapısı açıldı ve içeriye bütün görkemiyle Demeto Oblomoviç girdi.



Demeto Oblomoviç:
Demeto Oblomoviç hafta sonu taşranın kısıtlı olanakları içinde gerçekleşen balonun mahmurluğunu üstünden atmaya çalışırken, bir yandan da tembel ama mutfaktaki başarıları yüzünden bir türlü kapının yolunu gösteremediği uşağının muhteşem tatlısına damağında fazladan tur attırırken, minik şapırtılar çıkardığının farkında bile değildi. Aklını tarotta çıkan kırmızılı kadın kurcalıyordu. Tehlike?

D. Oblomoviç Nostradamus'tan Rasputin'e gelmiş geçmiş bütün bilicilere şüpheyle bakan biri olmakla beraber, onların görülerindeki keskinliği de aklının bir yanı ile sorguluyor, astral alemlerden gönderilen sinyalleri hiç de hafife alamıyordu. Hem henüz yakınlarda büyü ile ilgili bilimsel izahata nasıl arkasını dönebilirdi?

''Atom ve atomaltı düzeylerde bir takım tuhaf elektrik güçlerinin patlayıp birdenbire alev almaları ve amorf parçacıkların eşgüdümlü bir şekilde öne, arkaya, yana doğru fırıl fırıl, sonsuza dek dönüşleri öylesine hesaplanamaz bir hızdadır ki, bunun yanında 'varış', 'yola çıkma', 'süre' ve 'iyi günler' gibi ifadeler anlamsız hale gelir. Büyü'nün gerçekleştiği düzey işte budur.'' tam olarak böyleydi açıklama.

Peki bunun astral düzlemlerdeki işleyişinin de benzer olmadığını kim iddia edebilir? O zaman kırmızılı kadın? Elini boşluğa doğru şöylece omuz başına doğru kaldırıp olmayan bir sineği kovalarcasına sallayıp düşüncelerinden uzaklaşmaya çalışırken sarsak bir hareketle elindeki tatlı tabağından büyükçe bir parçayı yere düşürdü. İşte şimdi fena halde sıkılmıştı canı. Tanrım dedi, ve yine olmayan inancına hayıflanarak ne yahut kim tarafından cezalandırılmakta olduğunu düşünmeye koyuldu.

Düşüncelerini çekmecelere yerleştirmek, düzenlemek, şapşal uşağının, yünlü fanilalarını kışın en üst dolaba kaldırdığı gibi sonuçlandı ve aklı yine balonun müstesna insanlarına doğru kayıverdi. Balonun güzel kadınlarına... Dayfımiç gibi dansettiği görülmemiş bir mıymıntı balonun en güzel kadınını dansa kaldırmıştı. Durup durup o sahneyi düşünüyordu. Vasiliyeviç'le durumu bir müzakere etmeliydi. Ne de olsa Dayfımiç'in en eski dostuydu, aralarında sırdı, sıraydı yoktu bildiği kadarıyla.

Ah ama acele etmese miydi? Bir Amati bir Stradivaryus'tan daha kıymetli sayılabilir miydi? İki kadın arasında bu benzetme abesle iştigal sayılırdı. Biri diğerinden güzel, beriki ötekinden zeki değildi ki? İki paha biçilmezle diğer lütiyeler arasında seçim yapmak bu kadar kolayken, iki kaşıkçı elmasını birbiriyle kıyaslamak? Belki talihi yaver giderdi de Dayfımiç tarottaki kırmızılıyı seçerdi. Duyduğuna göre Boşdepov'un atlı arabasıyla yolda kalmıştı. Bu bir işaret olabilirdi, evet evet bu bir işaret olmalıydı.

İşte, astral lanet kendisinden başkalarına dönmüştü bile? Neşesi yerine gelen D. Oblomoviç koca bir dilim daha kesti tatlıdan, 'un yok' demişti uşak, 'galeta unundan geliyor bu ağızda dağılma hissi'. Vasiliyeviç ile en kısa zamanda buluşacak, işin aslını astarını öğrenecekti. Gerçi o bilge adamın teknik terimler arasına sıkıştırdığı felsefi yorumlardan ne kadarını anlayabilirse o olacaktı elde edeceği ama bu düşünce yıldırmadı Oblomoviç'i. Ne zaman Vasiliyeviç'le konuşsa '' kendi ülkemde olmadığımı ve bütün çabalarıma rağmen konuştuğunuz dili anlamadığımı itiraf etmeliyim'' repliğiyle sonlanırdı muhabbetleri.

( Esintiler= Zanaatkâr/ R. Sennet. Alıntılar= Tom Robbins/ Sıska Bacaklar ve Kafka anacımlar )

Sedushka Dimitriova:
Balolar, düğünler, bir araya gelmeler mevsimi tüm gücüyle başkentte sürerken, Stepançikova köyünün çok uzaklarında kalan dostlarından arasıra da olsa haber almak Sedushka'yı teselli edemiyordu. Bu sessiz, köhne köyde sıkıntıdan patlayacak gibi hissediyordu, neyse ki yakın bir zamanda uzun bir yoldan geldiği belli bir atlının atı, boylu boyunca köyün yakınlarında uzandığı yerde bulunmuş, köylüler önce atlıya bir şey olduğunu sanarak telaşa kapılmışlardı, sonra atın çatlayarak öldüğünü, sahibine ise bir şey olmadığını anlayınca sakinleşmişlerdi de hayatına bir renk gelmişti... Atlı çiflik evinde birkaç gün konuk edilmiş ve bu arada Sedushka ile önemli bir bilgi paylaşmıştı... Sedushka ise tüm hayatını altüst edecek bir karar almak üzereydi...

"Çelişkiler, çelişkiler vesselam," diye düşündü burnunu soğuk cama dayayıp, oluşan buğunun arkasında kalan sisli manzaraya daldı gitti...


Dayfım Dayfımiç:
Lokanta vakasından birkaç hafta sonra Dayfımiç kendini sokağa atmış, Ü. İlçesinin dar sokaklarında Kasım’ın son güneşini de sırtında hissede hissede yürüyordu. Evde geçen günler kabus gibiydi. Durdukça acı üzerinde birikmiş, biriktikçe boğmuştu. Kaç saattir dışarıda olduğunu hatırlamasa da, yürüye yürüye Ç. Tepesi’ne geldiğini yeni fark etmişti. Hem nefeslenmek, hem de bir şeyler atıştırmak için, Ü. Vikontluğunun işletmekte olduğu meydandaki tek lokantaya gitti. İçeri girdiğinde, sadece birkaç masa dışında neredeyse salonun boş olduğunu gördü. Cam kenarındakilerden birine doğru yürümeye başlamıştı ki, arkasından birileri seslendi.

“Bay Dayfımiç, Bay Dayfımiç!”

Dönüp baktığında üç-dört masa arkasında duvar dibine sinmiş gibi oturan Agayev Beleşin Boşdepov’u gördü. Bu karşılaşmadan pek memnun olmasa da, istemeye istemeye masasına gitti.

“Bay Dayfımiç, lütfen buyrun, masamıza şeref verin”

Dayfımiç kalkacakmış gibi kenara oturdu.

“Nasılsınız Bay Boşdepov, epeydir görüşmüyoruz. Her şey yolundadır umarım.”

“Çok teşekkürler Bay Dayfımiç, bildiğiniz gibi işte. Aç mısınız? Ben de bir şeyler yiyecektim, bana eşlik etmenizi dilerim”

Dayfımiç’in bu oldubittiye canı sıkılmıştı, ama kaçacak yeri de yoktu. Saatlerdir yürümüş, kurtlar gibi de acıkmıştı.

Boşdepov, soylu bir aileden geliyordu. İgnostik’ti. Yalta’nın sayılı zenginlerindendi ve rehin karşılığı borç para vererek hatırı sayılır bir servet biriktirmişti. Birkaç yıl önce kendisine kalan mirasla birlikte servetinin bir milyon rubleden fazla olduğu söyleniyordu.

Boşdepov garsona seslenerek masayı donatmasını emretti. Menüdeki en pahalı Fransız şaraplarından birini de siparişine ekledi. Doğrusunu söylemek gerekirse, siparişleri neredeyse on birinci dereceden bir memurun yıllık ücreti kadardı. Dayfımiç, Boşdepov hakkında söylenen “cimri” yakıştırmalarının iftiradan başka bir şey olmadığını düşündü.

Yemek boyunca neredeyse hiç susmadı Boşdepov, gülümsemesi ve müstehzi bakışlarından anlayabildiği kadarıyla, Dayfımiç’i masasına çağırmış olmakla ona büyük bir şeref bahşetmişti. Gençliğinden, dolayısıyla elindeki parayı har vurup harman savurma ihtimalinden bahsediyor, Büyük İmparatorluk Lotaryasından kazandığı ikramiyeyi nasıl değerlendirmesi gerektiği konusunda türlü akıllar veriyordu. Etrafında bulunan ve bir zamanlar zengin olmuş soylu kişilerden bahsediyor, şimdi nasıl sefil bir hayat sürdüklerini söylerken bundan gizli bir keyif de alıyordu. Hiçbir ismi atlamıyordu, önceki nesilden zenginleri birer birer değerlendirmeye koyuldu. Kimine asalet bahşediyor, kiminin kuyruğuna teneke bağlayıp sokaklarda kovalamak istiyor, diğer birini kutlamakla yetiniyor ve aralarından birini -can düşmanını- başına eşek kulakları, sırtınaysa mujik paltosu geçirip bir köye yolluyordu.

Dayfımiç söylenenlerin çoğunu dinlemese de arada bir başını kaldırıp Boşdepov’un yüzüne bakıyor ve yemeğine devam ediyordu. Derken Boşdepov’un, Bay Vasiliyeviç’ten bahsettiğini fark etti. Yemeği bırakıp dinlemeye başladı. Boşdepov bu sabah garda karşılaştığı Vasiliyeviç’in uzun bir seyahate çıkmak üzere Moskova’ya bilet aldığından söz ediyordu. Dayfımiç saatine baktı, koşarsa belki yetişebilirdi. Özür dileyerek Vasiliyeviç’i mutlaka görmesi gerektiğini, o nedenle hemen çıkmak zorunda olduğunu söyledi. Yemek için teşekkür ederek masadan kalkmıştı ki, Boşdepov arkasından seslendi.

“Dayfımiç, yürüyerek yetişmeniz mümkün değil, lütfen benim troykamı alınız. Sürücüye söyleyiniz sizi istediğiniz yere bıraksın.”

Dayfımiç hiç istemese de bu teklifi kabul etmek zorunda kaldı, Vasiliyeviç’i göremeden giderse kendini affetmezdi.

“Çok teşekkür ederim Bay Boşdepov, bu iyiliğinizi hiç unutmayacağım. Tanrı sizi korusun!”

Tam kapıdan çıkmak üzereyken Boşdepov yeniden seslendi.

“Bay Dayfımiç, özür dilerim, maalesef cüzdanımı yanıma almamışım, rica etsem bana beş yüz ruble borç verir misiniz?”

Dayfımiç borcun asla geri gelmeyeceğini biliyordu, ama bununla kaybedecek vakti yoktu. Cebinden beş yüzlük bir banknot çıkarıp masaya bıraktı ve koşarak çıktı lokantadan.

Sürücüyü tarif edilen yerde bulması zor olmadı, ancak atların haline bakılırsa zavallılar günlerdir bir tutam ot ya da bir avuç arpa dahi yememişlerdi. Yola koyulalı henüz on dakika olmuştu ki hafif bir yokuşun ortasında atlardan biri yere serildi. Sürücü ne kadar kırbaçladıysa da hayvanı yerinden kıpırdatamadı. Söylenmeye başladı.

“Beyim, hayvanlar günlerdir doğru düzgün bir şey yemedi. Yol kenarlarındaki otlarla besliyorum bu zavallıları.”

Dayfımiç’in daha fazla beklemeye tahammülü kalmamıştı. Arabadan indi ve tren garına doğru koşmaya başladı.



Dayfım Dayfımiç:
Hiç beklemediği anda ve beklemediği yerde onunla karşılaşmak Dayfımiç’i telaşlandırdı. Heyecanını gizlemeye çalışsa da yüzü kıpkırmızı kesilmişti. Dostu Vasiliyeviç’ten kendisini bağışlamasını dileyerek aylardır peşinden koştuğu ve son görüşmelerinden bu yana neredeyse haftalar geçmiş olan Yvatzemenova’nın lokantanın ayrı bir odasında bulunan masasına gitti. Son görüşmelerinde Dayfımiç ona olan hislerini açmıştı. Yvatzemenova karşısındakini tartar gibi onlarca soru sormuşsa da kendi hissiyatına dair tek bir sözcük bile söyleme gereği duymamıştı. Dayfımiç ertesi gün, bu soruların aslında cevap vermemek amacıyla sorulmuş maksatlı sorular olduğunu fark etmişti.

Yine de Dayfımiç anladı ki sözcükler gerekliydi. Her zaman değilse de, açıkça görünmeye cesaret edemeseler de bazen hele çok gerekliydi. Halbuki Yvatzemenova hep susmaktan yanaydı. Gözlerine baktı Dayfımiç. "Seni sevecek gibiyim ben de, ama daha değil” gibi bakıyordu, “bekle” diyordu sanki.

Dönüp tekrar Yvatzemenova’ya baktı: Elindeki yelpazeyle oynuyordu. Konuşacak gibi oldu Dayfımiç, ama Yvatzemenova oralı olmadı. Derken Yvatzemenova, “benim neyimi beğendin Tanrı aşkına?” diye sordu. Dayfımiç biraz düşünüp “gözlerini” dedi. Aslında gerçeği söyleyememişti. Sonra Yvatzemenova’nın “de ki oldu ve ben evet dedim, sonra ne olacak?” sorusuna “elini tutacağım” derken de gerçeği söyleyememişti. Kadın, erkeğe eli ona değene kadar ilgi gösteriyordu, bir kez erkeğe erişti mi artık onunla ilgilenmez oluyordu.

Dayfımiç anladı ki, tutku varsa mantık yoktu. Ya da mantık ona yetişemiyordu. Bir aşk ilişkisinden hiç kimseyi incitmeden kurtulmanın imkansız olduğunu biliyordu. Konuştukça kendine olan saygısından, değerinden ve inancından kaybettiğini fark etti. Hâlâ neden Nevitzky köprüsünden kendisini nehre atmadığına şaşıyordu. Yvatzemenova’yla birlikte olmaları imkansız, bunu iyice anlamıştı.

Sonra Dayfımiç masadan kalkmaya hazırlanırken, son olarak “bu konuda bir daha hiç konuşmayacağım, yazmayacağım. Siz istemedikçe sizinle iletişim kurmayacağım, dedi. Çayından bir yudum daha aldı ve koşar adım uzaklaştı salondan. O telaşla bir iki masa, birkaç saksı devirdi, arkasından sövenler, bağrışanlar, seslenenler oldu, ama hiçbiri Yvatzemenova’nın sesi değildi.

Kapıda troykası hazır halde onu bekliyordu. Arabasına bindi, sürücü “Nereye?” değil de, “Neden?” diye sormuş olsaydı, her şeyi dökülebilirdi. “Sürmeye devam et” dedi sadece, “nereye olursa!”



Dayfım Dayfımiç:
Dayfımiç, hafta sonu Bay Vasiliyeviç ile birlikte katıldıkları balo sonrası birkaç gün eve kapandı. Kendisi dışarı çıkmadığı gibi, gelen konukları da kabul etmiyor, kimselerle görüşmüyordu. Uşağının, Vasiliyeviç’ten geldiğini söylediği notu alınca, siyah redingotunun fırçalanıp ayakkabılarının boyanmasını ve arabanın hazırlanmasını emretti.

Uşağı, Dayfımiç’in bir sonraki emrini hissetmişçesine bir elinde havlu, diğerinde ustura ve traş malzemeleri olduğu halde çalışma odasına girdi. Hızlı bir traşı takiben elbiseleri bırakarak arabanın hazır olup olmadığını kontrole gitti. Sersem sürücü işini unutup bir kenara sızmış olabilirdi, nitekim tahmin ettiği gibi de buldu sürücüyü. Samanların üzerine uzanmış, kestiriyordu. Uşağın bağırtıları dindiğine araba da sürücü de tam tekmil hazırdı. Dayfımiç hafif bir baş selamıyla her ikisini de selamlayarak arabaya bindi. Uşağına gittiği yeri söylemedi.

Kartalgrad yakınlarındaki lokantaya vardığında Vasiliyeviç’i, kendisini beklerken buldu. Ondan önce gelebilmek için koşuşturmuştu ama yine de yetişememişti. Masaya yürürken, “ben kimseyi bekletmeyeyim de, beklemeye razıyım” diye mırıldandı. Vasiliyeviç üç günlük sakalı ve dağınık saçlarıyla sigara tüttürürken karşıladı Dayfımiç’i. Kucaklaştılar.

Söze Dayfımiç girdi.

“Eee dostum nerelerdesiniz? Kaç gündür evden dahi çıkmadım, olur da uğrarsanız kapıdan dönmeyin diye. Nasılsınız? Daha iyisiniz ya?”

“Doğrusunu söylemek gerekirse pek iyi değilim Dayfımiç. Birkaç gündür kimsenin yüzünü göresim yoktu.”

“Yapmayın dostum! Bilirsiniz ki ortada gözükmeyen kişi hep haksızdır, halbuki sizi temin ederim, o akşam konuşulanlarda sonuna kadar haklıydınız. Saklanmak, gizlenmek onu sevindirir sadece.”

“Biliyorsunuz, yıllarca evlenmedim ben. Bu dünyada dilediğiniz gibi bir evlilik yapmaktan daha güç bir şey yoktur. Gelgelelim bütün kadınlar ucunda evlilik yoksa, birazcık gönül eğlendirdikten sonra alıp başlarını gitme eğilimindeler.”

“Biliyorum bunları dostum, daha önce de konuşmuştuk. Lakin o akşam her ikiniz de nihai, ama olumlu bir kararı vermek üzere buluşmuştunuz. Nasıl oldu da her şey tersine döndü, anlamak mümkün değil. Cela est impossible!”

“Her şeye hazırdım dostum, ben birini beğendim mi derhal ona benzemeye çalışırım! Ama gel gör ki kendimi bir süre sonra onun eşyalarını taşırken, angaryalarını yaparken buluyorum. Her neyse. O akşam da oraya giderken hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını biliyordum. Daha doğrusu bildiğimi sanıyordum. Üstelik her şeye de hazır hissediyordum kendimi. Şimdi fark ediyorum ki, gözlerine hazır değilmişim.”

“Durumun sizi bu kadar derinden sarstığını hiç tahmin etmemiştim dostum. Hâlbuki önceki konuşmalarımızda ne kadar da mesafeliydiniz kendisine”

“İnsanın yalan söyleyebileceği bir iki kişi olmalı hayatında dostum, size de bu görev düşüyor, kabul etseniz de, etmeseniz de. Dilerim bağışlarsınız beni.”

Dayfımiç garsona seslenmek üzere arkasına döndüğü anda onu gördü!

(Alıntılar / Göndermeler: Itali Svevo / Behçet Çelik)

Sedushka Dimitriova:
Sedushka Dimitriova’nın annesinin akrabasından miras kalan Stepançikova köyü’ne varmasının üstünden koca bir yaz ve sonbahar geçmişti. Çocukken o köye birkaç sefer gelmişlerdi. O günlerden hatırladığı yeşillikten, gürül gürül akan pınarlardan eser yoktu şimdi.

Kahya, kendisini abartılı bir dalkavuklukla karşılamış, mujikleri Dimitriova’nın geleceği günün çok öncesinden uyararak, yeni hanımlarına saygı göstermeleri ve kendilerine çekidüzen vermelerini sağlamıştı. Yine de hummalı bir hazırlık olmadığını gelir gelmez farketmişti Dimitriova. İlk günden yüzü asıldı haliyle. Kahya’nın yaltaklanmaları da giderek sinirini bozuyordu. Kilerler eskiden olduğu gibi dolu değildi. Çiftliğin geliri giderlerini neredeyse karşılayamaz olmuştu. “Yaptık işi” diye söyleniyordu sık sık.

Kahyanın kahvaltısının hazır olduğunu haber vermeye geldiği bir sabah dayanamamış, ayağıyla yere sertçe vurarak;
“Neler oluyor Semiyon İlginoviç” diye bağırmıştı. "Neler oluyor kuzum? Nedir bu saygısızlık?
Mujiklerle yeteri kadar ilgileniyor musunuz?"

Kahya şaşırmış, korkudan kekelemeye başlamıştı.

“Saygıdeğer hanımım haklısınız. Mu-mujik- mujikler bir saygısızlık mı yaptılar? Hemen hadlerini bildiririm. Ha- hanı-mım.”

"E, bildirin efendim. Geç kalmışsınız." dedi Seduschka Dimitriova. "Çalışılmadığını görüyorum. Kapı önünde oturup, kendi aralarında bol bol dedikodu yaptıkları gözden kaçmıyor. Ekinlerle, bostanla falan ben mi uğraşacağım. Hiç işim yok mu sanıyorsunuz? Mujikleri yola getirmek için buradasınız kahya Semion İlginoviç."

“Mujikler konusunda haklısınız efendim.” diye cevap verdi İlginoviç. "Giderek dikbaşlı olmaya başladılar, inanın başedemiyorum. Aslında iyi bir kırbacı haketmiyorlar değil… Bunların sebebi eski Kahya Şivanov yüzünden. Mujikleri şımartan o oldu."

"Şivanov mu? Eski kahya, hatırladım. Neden burada değil?"

"Siyasi bir şeylere bulaşmış. Annenizin dayısının oğlu onu kovdu bu yüzden."

"Siyasi şeyler mi?" dedi Sedushka Dimitriova. "Ay, ne biçim konuşuyorsunuz İlginoviç? Mujiklerin tembelliğiyle ne ilgisi var? Asıl kamçıyı siz hak edeceksiniz bu gidişle."

"Öyle demeyin hanımım. Şivanov bu mujiklere bazı hakları olduğunu, yakında o hakları alacaklarını falan söylemiş."

"Mujikler ve hakları mı?" diye adeta bağıran Seduschka hanım, "ne hakları varmış ayol?" diye devam etti. "Her şeyleri var. Kovduğumda başlarının üstünde bir damları bile olamaz. Neleri eksik? Ha, söyleyin İlginoviç, bu sümüklülerin neleri eksik? Ay, söylesenize ayol. Neleri eksik?"

Semion İlginoviç, hanımının bu tepkisinden sonra daha da korkarak, iyice kekelemeye başlamıştı. Geri geri giderek kapıdan çıkmaya çalışırken kapının topuzu arkasına değdiğinde korkuyla yerinde zıplamıştı. Kahya’nın bu hali Seduschka’ı güldürmüş. Konuyu yumuşatarak

“Hadi, hadi sizi kamçılatmadan bir an önce kahvaltımı buraya getirin. Aşağıya inmeyeceğim” dedi.

Odadan adeta fırlayarak çıkan Kahyanın söyledikleri kulaklarında çınlıyordu. “Mujikler ve haklarıymış” diye mırıldandı. Dışarıda öten bir horozun sesiyle düşünceleri dağıldı, pencereye doğru yürüdü. Moskova'yı da aydınlatan bir kış güneşi giderek kuraklaşan çiftliğin bağlarını aydınlatırken, eski günleri özlediğini farketti Seduschka, katıldığı balolar, pırıl pırıl parlayan şark ipeklerinin tatlı hışırtıları geçti aklından.

"Dostlarımı da özledim," diye mırıldandı. "Vasilyeviç’i, Dayfımiç’i, Nadedja’yı, Bayan Varvara’yı özledim," dedi. "Ay, Oblomoviç’i bile özledim ayol…"



Dayfım Dayfımiç:
Vasiliyeviç, ulaşan acil bir not nedeniyle yemeği yarım bırakıp gitmek zorunda kaldı. Giderken de hayranı olduğu ve kendisine haftalardır randevu vermeyen Bayan H’nin Bostangrad sahilindeki lokantada onu beklediği bilgisini verdi. Özür dileyerek, kendisi dönünceye kadar yemeğe devam etmesini, sıkılırsa da uşağı Şivanov ile satranç oynayabileceğini, nitekim Şivanov’un alt edilmesi çok zor bir rakip olduğunu söyleyerek ayrıldı. Yemekten sonra Dayfımiç kitaplara şöyle bir göz gezdirip birkaçını alıp baktıysa da ilgisini çekmediler. Şivanov’a seslenerek, kendisine satranç oynamayı teklif etti. İlkinde çabucak yenilen Dayfımiç, ikincisinde daha dikkatli takip etmeye başladı oyunu.

“Doğrusunu söylemek gerekirse, sizi biraz hafife almışım Şivanov! Satrancı nerede öğrendiniz?”

“Cevabım sizi pek memnun etmeyebilir efendim.”

“Nedenmiş o kuzum? Merak ettim, söyleyiverin haydi!”

“Uzun yıllar Sivasia’da yattım. Kürek mahkûmu idim ve neredeyse tek eğlencemiz satranç idi, çünkü sadece buna izin veriyorlardı.”

“İzin verirseniz, hangi nedenle yattığınızı sormak isterim.”

“Siyasi nedenler, Bay Dayfımiç”

“Siyasi mi? Mmmm. Bilmece gibi konuşmayın rica ederim dostum. Tam olarak neydi suçunuz?”

“ Kısaca, ‘devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak, silahlı örgüt kurmak ve yönetmek’ diyebiliriz.”

“Pek sakin yaradılışlı bir karakteriniz var Şivanov, sizin herhangi bir şiddet eylemine karışmış olabileceğinize ihtimal veremiyorum nedense.”

“Haksız sayılmazsınız Bay Dayfımiç, çoğu zaman oligarşinin sizi suçlamak için bir delile ihtiyacı  yoksa da bazen umutsuzluk her şeyi yaptırabiliyor insana."

“Umutsuzluk mu? Kimler sizi umutsuz yaptı Şivanov?”

“Bormanyalılar, Bay Dayfımiç. Şiddet ve baskıyla bizi umutsuzluğa sürüklüyor, sonra da şiddetle karşılık verdiğimizde, kendi ellerindeki kanı görmezlikten gelip bize vahşi damgası vuruyorlar.”

“Bormanyalılar mı? Biraz daha açar mısınız kuzum?”

“Bölgemizde kendilerine yabancı işgalciler gözüyle baktığımızı anlayamıyorlar; belki kullanmamız için gırtlağımıza çöktükleri kendi dilleriyle, yani Bormanya diliyle konuştuğumuz için, belki de yaşadığımız coğrafya onlarınkine pek uzak olmadığı için.”

“Ama üniter devlet, pilli irade, şarjlı matkap?”

“Hayır, Bay Dayfımiç… Bizler, Konia’yı, Kaiseria’yı işgal edip onları topraklarından atsaydık, vatandaşlık haklarını ellerinden alsaydık, çocuklarına okullarda dilimizi öğretmeye zorlayıp sünni oldukları için hepsini vahşi cezalara çarptırsaydık Bormanyalılar bunu kolayca kabullenirler miydi? Bütün bunlar mazide kalmış olduğu için bize karşı mücadele etmekten vazgeçerler miydi? Bormanyalılar, diğer tüm azınlıklar üzerindeki baskılarını, bizim üstümüzdekinden önce terk edecekler. Belki de derilerimiz siyah olmalıydı; o zaman neyle uğraştıklarının farkına varmaya başlayabilirlerdi.”

“Bence abartıyorsunuz biraz sevgili Şivanov, Bormanyalıların arasında da benzer baskılara uğrayan, hakları yok edilip malları ve toprakları türlü hileler ile ellerinden alınan on binlerce insan var. Bu keskinlikte olmasa da, sizin duygularınızı paylaştıklarına sizi temin ederim.”

“Sizce bizi niçin rahat bırakmıyorlar Bay Dayfımiç? Onlara göre biz onlar için yüzyıllardır bir yükten ve dertten başka ne olduk ki? Kendi çarpık yansımalarını gördükleri, onlara göre bu “çirkin” coğrafyaya sırtlarını dönseler daha mutlu olmazlar mıydı?”

“Sanırım Moskova Vedomosti’de okumuştum. Bir Bormanya'lı yetkili, ismi Dov Princilski idi sanırım; coğrafyanızın da uygarlaşmaya ihtiyacı olduğunu, ancak asiler yüzünden bölgeye hizmet götüremediklerini, götürdüklerinin de tahrip edildiğini söylüyordu.”

“Hayır Bay Dayfımiç. Bizim uygarlaşmaya ihtiyaç duymamızdan falan değil, düpedüz açgözlülüklerinden saldırıyorlar üstümüze. Coğrafyamıza getirdiklerini söyledikleri hizmetler de daha çok karakol ve baraj gibi, aslında gene onların işine yarayacak şeyler. Ayrıca batıda, türlü nedenlerle sürgün cezası almış ne kadar it-kopuk memur-yönetici varsa bölgede.”

“Peki, başarma ihtimaliniz var mı Bay Şivanov?”

“Bugünkü mücadele başarıya ulaşsa ve Saray’dan bir parça bağımsızlık koparabilsek bile, enerji kaynaklarından büyük yararlar sağladıkları bu bölgenin yakasını bırakmamak için canla başla savaşacaklardır. Sünniler ile Aleviler arasındaki ayrılıkları körükleyerek, egemenliklerini sağlama almak için halkı bölerek bunun yolunu ustaca hazırladılar zaten. Ama bölgedeki bu nefis lokmayı kaptırmamakta ısrar ederlerse, kendi kuyularını kendileri kazacaklar."

“Son makalesinde, yaklaşan seçimlerde yeni bir hükümet kurulma ihtimalinden bahsediyordu Hasanov Cemalenski?

“Hükümetler geçici ama silahlar kalıcı Bay Dayfımiç, onlar bizim sorunumuzu çözemezler, çünkü hükümet, bizatihi problemin kendisi, çünkü bu coğrafyada meydana gelen hiçbir şeyi ciddiye almıyorlar aslında. Bana postanede, Bormanya başbakanının ayaklanmamızın haberini aldığı zaman, ‘Yaa, bak sen şunlara,’ deyip yatmaya gittiğini anlattılar. Bormanyalılar, bizim gerçek olduğumuza inanmıyorlar; burada sadece fantezilerini uyguluyorlar.”

Dayfımiç bütün bunları biliyordu, ama bilmiyormuşçasına şaşırdı. Belki de Şivanov’dan duymak şaşırtmıştı kendisini. Bir sigara yaktı ve Şivanov ile kendisine çay koymak üzere semaverin yanına gitti.

(alıntılar / göndermeler: Terry Eagleton)

Dayfım Dayfımiç:
Dayfımiç, V.İ.’ye yaptığı ziyaret dönüşünde Yaloba Oblast’ından Kartalgrad’a geçerek dostu Vasiliyeviç’e de uğramaya karar verdi. Vasiliyeviç son zamanlarda Avrupa şehirlerinde, özellikle de Prusya’da uygulanmaya başlanan yeni ruhsal çözümleme tekniklerine ilgi duymaya başlamıştı. Vasiliyeviç, onu kapıda karşıladı, kol kola salona geçtiler. Öğle yemeği saati olmasına rağmen Vasiliyeviç ciltlerce kitabın içine gömülmüş vaziyette olduğundan yemek yemeyi dahi unutmuştu. Uşağını çağırarak votka, ciğer ezmesi, beyaz ekmek, balık çorbası ve tatlı olarak da paşka getirmesini emretti.

Dayfımiç V.İ’ye yaptığı kısa ziyaretten ve sohbetlerinden bahsetti. V.İ’nin gösterişli evi ve tablolarını da söylemeyi ihmal etmedi. Vasiliyeviç’in bütün bunlardan haberdar olduğunu duyunca da şaşırmaktan kendini alamadı.

“Şaşırmayın sevgili dostum,” dedi Vasiliyeviç, “Bir süre V.İ’nin çiftliğinde kâhya olarak çalıştım, onunkiler kadar mutlu mujik yoktur bu koca coğrafyada, hepsi canla başla çalışırlar. Bilirler ki V.İ. haklarını fazlasıyla öder onlara.”

“Ne mutlu onlara o zaman” dedi Dayfımiç ve eliyle kitapları işaret ederek,

“Bana şu son uğraşınızdan bahsedin Vasiliyeviç, neydi adı psikoliz miydi?”

Vasiliyeviç’in gür kahkahası duvarlarda yankılandı, camları titretti.

“Psiko analiz sevgili dostum, psiko analiz. Kısaca söylemem gerekirse, psiko analiz denilen bu yöntemle davranışların nedenlerine ve kökenlerine ilişkin bazı teşhisler konulabiliyor. Bunun için de tek yapılması gereken, hastanın her şeyini sansürsüzce anlatabilmesi. Burası çok müim.”

“Bahsettiğin yöntemle bir yığın şeyin içinden anlamlı olanları nasıl bulacaksın dostum? Karanlık bir odada siyah bir kediyi aramaya benziyor bu iş!”

Camlar tekrar titredi, uşak telaşla içeri koşup her şeyin yolunda olduğunu gördükten sonra tekrar işine döndü.

“Bir bakıma haklısınız Dayfımiç; psiko analiz, odada kedi olmadığı halde, karanlık bir odada siyah bir kediyi aramak, ve eninde sonunda bir şekilde kediyi bulmaktır."

Dayfımiç alaycı bir gülümseme ile, “Bulduğunuzun kedi olduğundan şüphe ederim,” dedi.

O esnada Vasiliyeviç tabakasını çıkarmış ve sigara yakmaya çalışıyordu. Çalışma masasının üzeri, hatta yerdeki halı dahi kül, izmarit ve yanık kibrit çöpleri ile doluydu.

“Peki sizin şu psiko analiz, bu kadar çok tütün kullanmanıza ne diyor Vasiliyeviç, neden bırakamıyorsunuz şu mereti? Ciğerlerinizden sorununuz olduğunu biliyorum, saklamayın benden.”

“Bunu yıllarca düşündüm dostum ve kendime sordum: Acaba sigara alışkanlığımdan vazgeçsem o umduğum güçlü, adam olur muydum? Beni tiryakiliğime zincirleyen de belki o kuşku olmuştur, çünkü insanın kendisini gizli kalmış bir büyük adam sanması rahat bir yaşam biçimidir. Ben bu fikri gençliğimdeki zayıflığımı açıklayabilmek için ileri sürüyorum, gelgelelim buna kesinlikle inanmasam da büsbütün inkâr da edemem. Şimdi yaşlandım elbette, kimsenin benden bir şey beklediği yok, ama yine de sigara ile sigarayı bırakma kararı arasında mekik dokuyorum. Doğruyu söylemek  gerekirse, bunca yıl içtikten sonra bu kararın kötü ya da iyi olmasının bugün ne anlamı var onu da bilmiyorum.”

Vasiliyeviç’in bu sözleri Dayfımiç’i derinlere götürdü, gayri ihtiyari eli sigara tabakasına gitti ve bir sigara yaktı. Dayfımiç geçmişe, taa çocukluğuna gitti.

“Dostum, bu sözleriniz zihnimde hiç de yeni olmayan bir kuşkuyu çağrıştırdı bana: Çocuktum, eminim kısa entari giymiştim, başımı kaldırmış anneme soruyordum, ‘Ben kötü müyüm?’ diye. O zamanlar bu kuşkuya birçoklarının benim için ‘kötü çocuk’ demelerinden ötürü düşmüş olmalıydım. Elbette çocuğun o ikilem karşısında ıkınıp sıkılmasında şaşacak şey yok, ancak o kadar çocuksu bir biçimde dert ettiğim o kuşkuyu, yaşamımın yarısını geride bırakmış bir yetişkin olarak hâlâ çözümleyememiş olmam sizce de garip değil mi?”

“İşte şimdi psiko analizin alanına girdiniz sevgili Dayfımiç!” diye bağırdı Vasiliyeviç.

O esnada uşak elinde büyük bir tepsiyle içeri girdi. Getirdiği yiyecekleri masaya dizerken Dayfımiç’in gözü masadaki paşkaya takıldı, eliyle tabağı göstererek latife edercesine bir istihza ile sordu:

“Bakıyorum da kurtuluşu bulmuşsunuz.”

“Dostum, bir paşka, bazen sadece bir paşkadır.”

(Alıntılar/Göndermeler: Itali Svevo)





Dayfım Dayfımiç:
Dayfımiç, 4 Kasım Ulusal Birlik Bayramını da bahane ederek Varvara İvanova’nın yazlık konutunun da bulunduğu Yaloba Oblast’ına bir ziyarette bulundu. V.İ’nin muhteşem konutunu görünce, gelirinin yıllık 500 Bin Ruble’den fazla olduğunu tahmin etti. Halen çalışmakta olduğu işe ve Stinyegrad’ın o çamurlu ve yokuş yollarında ömür tükettiğine bakılırsa V.İ’nin gösterişi sevmeyen, sakin bir yaşam tarzı sürdüğü söylenebilirdi. Konuta ulaştığında V.İ’nin uşağı, prensesin mujiklerle birlikte ekin tırpanlamaya gittiğini, bir saatten önce dönmeyeceğini, dilerse kendisinin salona geçerek dinlenebileceğini söyledi.

Geniş ve aydınlık salon II. Katerina tarzı döşenmişti. Rastrelli ve takipçilerinin süslü eserlerini çağrıştıran neoklasik bir mimariye sahipti. Salonun geniş duvarını ortadan bölen Rus tarzı şömine ve üzerinde yakın dönem realist Rus ressamlarından İvan Şişkin’in “Meşe Ormanında Yağmur” isimli tablosunu gören Dayfımiç heyecandan küçük dilini yutacaktı.

“Incroyable, Yüce İsa Aşkına! En az 300 bin Ruble eder bu tablo” diye çığlık attı.

Tablonun V.İ’nin maddi gücünün göstergesi olması bir yana, onun sanata ve özellikle resime olan tutkusunun bir kanıtı olduğunu düşünmekten kendini alamadı. Birkaç saat sonra yapacakları sohbetin bu pahalı tablonun baskısı altında olacağını düşününce yüzü kıpkırmızı oldu. Elinde, bol kremalı çay ve galeta bulunan bir tepsi ile birlikte salona giren uşağın sesiyle irkildi. Uşağın koltuğunun altına sıkıştırmış olduğu “Yaloba Vedomosti”yi uzattığını görünce memnun oldu, nitekim V.İ’yi beklerken nasıl vakit geçireceğini kendine dert edinmişti.

Birkaç saat sonra V.İ geldiğinde kendisine uğrayıp duş almak için izin istedi ve akabinde sade bir kıyafetle salona geldi. Uşağına votka ve ciğer ezmesi ile birlikte taze ceviz içi de getirmesini emretti.

“Quelle agréable surprise Bay Dayfımiç. Doğrusunu söylemek gerekirse sizi hiç beklemiyordum. Umarım bankamızla ilgili bir sorunun yaşatmamışlardır size!”

“Hayır, Kontes V.İ. Benimkisi sıradan bir ziyaret. Ulusal Birlik Bayramı nedeniyle Yaloba’ya gelmiş, ünlü kaplıcalarında bir süre istirahat etmeyi planlamıştım. Burada olduğunuzu öğrendiğimde, gelmişken sizi de görmeden gitmek istemedim. Siz de tatil nedeniyle mi buradasınız?”

“Biraz öyle, biraz değil Bay Dayfımiç. Eklem ağrılarımdan dolayı doktorum kaplıca tedavisini şart koştu. Tanrıya şükür şimdilik belirgin bir şikâyetim kalmadı. Ama bir buçuk ay sonra tekrar kontrole gideceğim. Umarım eninde sonunda bir ameliyata gerek kalmaz.”

“Vous avez vraiment droit! Kaplıca müim ve de her şeye deva. Kaplıca demişken aklıma geldi. Münekkit Semyon Semyonoviç ilk kez roman yazmış diye duydum. Okudunuz mu acaba?”

“Hayır, okumadım Bay Dayfımiç. Benim yaptığım, her şeyden önce Gogol’ü okumaktır. Çünkü öteki binlerce yapıtın her beş sayfasının her beş satırında berbat edilmiş bir Gogol’den başka bir şey bulamayacağımı bilirim. Öyleyse neden okuyayım bunları? Ben yalnızca özgün olanı okuyorum, onu da yalnızca bu özgünlüğü öğrenecek kadar…”

Dayfımiç, yakın dostu Nadedja’dan duyduğu kadarıyla, hiçbir güç onu oturtup Semyonoviç’i okumaya zorlayamazdı. Olsa olsa, on on beş dakika kadar sayfaları karıştırır hükmünü verirdi: ‘Seni yamalı bohçası seni! Senin her bir parçanın nereden alındığını çok iyi bilirim ben!’

Hatta Nedadja’nın anlattığına göre bir keresinde Neselinova’nın ‘Gösteriş Dünyası’nı büyük bir keyifle okuduktan sonra, aynı yazarın ‘Mevsim Salatası’nı okumaya başlamış. Ama daha yirminci sayfaya gelmeden kitabı kaldırıp atmış ve ‘Gösteriş Dünyası’nda diyeceğini demişsin… Besbelli söyleyeceğin başka bir şey yok, öyleyse seni daha fazla okumanın da gereği yok! Benim okuduğum kitaplar, beni yüzlerce başka kitap okumaktan kurtaran kitaplardır’ demiş.

Dayfımiç, V.İ’nin, Semyon Semyonoviç hakkındaki fikirlerinden memnundu, ama neden daha çok memnun olamadığına şaşıyordu.

(Alıntılar/Göndermeler: Çernişevsky - Kafka)




Varvara İvanovna:
Hamallarla ayyaşlar dışında caddelerde kimselerin olmadığı ılık ve sisli bir Londra sabahı, Baker Street 221b'nin kapı zili acı acı çaldı. Emektar kâhya Mrs. Hudson, “Yüce İsa! Sabahın bu saatinde gene hangi ipsiz dayandı kapıya!” diye söylene söylene merdivenlerden çıkarken, mutfaktan gelen taze kahve ve bacon kokusu bütün evi sarmaya başlamıştı. Kapıdaki posta memurunun verdiği, üzerinde “Mr. Holmes’a - Acil” yazılı zarfı görünce kaşları gayriihtiyari kalktı. Üst kata çıkıp evin beyinin kapısını çaldı. “İçeri gelin Mrs. Hudson!” Yaşlı kadın, kapıyı aralayıp havasız odanın loşluğuna gözleri alışınca, robdöşambrıyla masasının başına oturmuş ilaç kutusunu karıştıran efendisinin solgun ve sağlıksız yüzüyle karşılaştı.

"Size bir zarf geldi, Sir. Üstünde 'Acil' yazıyor."

"Bu önemsiz bir ayrıntı Mrs. Hudson. Ama dünyada ayrıntılardan daha önemli bir şey yoktur."

Yaşlı kadın içinden “bir kere de bir şeye efendi gibi cevap verse dişimi kıracağım” diye geçirirken, üst dudağı sinirden belli belirsiz seğirdi.

"Kahvem hazır mı, Mrs Hudson?"

"Hazır, efendim. Peter’a söyleyeyim hemen getirsin. Yanında yumurtayla bacon da ister misiniz?"

"İstemez. Watson geldi mi?"

"Columbia Caddesindeki Çiçek Pazarı’na kadar yürüyüşe çıkacağını söyleyip gitti. Herhalde birazdan gelir. İzninizle."

Her gün gelen onlarca zarftan biri muamelesi yapmaya hazırlandığı zarftaki pulda, Rus imparatoru Nikola’nın şıkır şıkır madalyaları ve bütün şıklığıyla gülümsediğini görünce gözleri bir an ilgiyle parladı. Üzerindeki el yazısından resmi bir evrak olduğu anlaşıyordu. Zarfı koklayınca Çin mürekkebi kullanıldığını, dolayısıyla Vladivostok dolaylarından yazılmış olduğunu anladığındaysa merakı bir kat daha arttı…

Dayfım Dayfımiç:
Didimgrad dönüşünün üzerinden haftalar geçmesine rağmen, Bay Vasiliyeviç’ten bir haber alabilmişliği yoktu. Uşağını çağırarak, hazırlamış olduğu küçük bir notu Bay Vasiliyeviç’e ulaştırmasını ve vereceği yanıtı beklemesini söyledi. Yaklaşan akşam için yemek hazırlıklarına başlanılmasını da emretti.

Akşam için biraz dinlenmek üzere odasına çekildiğinde, günlerdir eline yapışan kitabı tekrar aldı. Daha önsözünden ileriye gidememiş, romana bir türlü başlayamamıştı. Hışımla kitabı yere fırlattı. “Sksen okumam bu önsözü bir daha Bay Editör” diye de ünledi. Kendine bir kvas doldurdu ve tütün sardı. Büyük İmparatorluk Lotaryasından kazandığı ikramiye yediği yemekten, içtiği içkiye kadar hayatını baştan sona değiştirmişti. “Eskiden,” dedi, “ilk öğünde ekmek ve kvas ve bir sonrakinde ise kvas ve ekmek” yerdim… Kötü zamanlardı…

Akşam saat tam 1.00’de Bay Vasiliyeviç, gönderdiği uşakla birlikte geldi. Sarılıp kucaklaştılar, hasret giderdiler.

Akşam yemeği için özellikle Kars Oblastı’ndan getirtmiş olduğu fadiyezlerle hazırlanmış Olivye Salatasına bayılacağından emindi Vasiliyeviç’in. Nitekim öyle de oldu. İlerleyen saatlerde karınlarını bir güzel doyurdular. Dayfımiç semaverin başına geçerek Vasiliyeviç’e çay servisi yaptı. Derken konu, Bay Vasiliyeviç’in uzun zamandır ortalıkta görünmediğine geldi. Dayfımiç işin içinde bir kadın olduğunu sezmişçesine konuya girdi.

“Kadınlar, dostum. Onlara kompliman yapmaktan asla kaçınma. Yöntem budur çünkü:
Önce o güzel sözleri kabul eder, sonra asıl karşısındakinin öyle olduğunu iddia edip onu aynıyla devrederler. Sen de çok önemli bir sözcükle kendi payını ayırdıktan sonra yine geriye verirsin. Böylece üzerinde bu kadar devir teslim, iade ve tekrar iade yapıldıktan sonra bu komplimandan artık kim şüphe edebilir ki? Bizim sorunumuz, tüm bunların tekrarlana tekrarlana gücünü yitirdiğine olan inancımızdır. Ama öyle değildir. Göğsünde bir kurşunla ölmek üzere olan kadının, banyo yaparken gözetlendiğini hissetmiş gibi utandığına seni temin ederim; zamanı olsa, emin ol gömerken ona giydirecekleri elbiseyi düşünürdü.”

Bay Vasiliyeviç uzun süre sessiz kaldı. Anlaşılan bu konuda konuşmak istemiyordu. Konuyu değiştirmek ister gibi, şöyle dedi:

“Yaşlandık dostum, artık yaşlandık. Lakin, ihtiyar bir atla bir tayı, ihtiyar bir keçiyle bir oğlağı kıyasla, hiçbirinin bedeninin insanınki kadar harap olmadığını görürsün. Her aynaya baktığımda karşımdakini tanımakta daha da zorlanıyorum.”

Dayfımiç semaverin yanından kalkarak iki temiz bardağa votka koydu. Birini Vasiliyeviç’e uzattı.

(Alıntılar/Göndermeler: D.Toscana - A.H. Tanpınar - Tolstoy)

Vasili Vasiliyeviç:
Anicca düsturuyla seyahatine devam eden Vasiliyeviç, hava kararırken Olimpiagrad' a vardı. Zamanda seyahat ediyormuşcasına öförik duygular eşliğinde son kapikleriyle bir yatak ve bir kap yemek bulduğuna minnettardı.

Heyecanla Olimpiagrad sahiline giden yola koyuldu. Yanına özellikle hiçbir şey almamıştı. Sahile uzanan dere yatağındaki esinti geçmişin fısıltılarını kulağına üflüyordu. Yoldaşlarının fısıltılarının saygı ve sevecenlikle içinden akmasına izin veriyordu, her şey geçiciydi ve değişiyordu.

Sahile ulaşma telaşında değildi, sahille buluşmanın heyecanı içindeydi. Ay ışığı yoktu, yıldızlar da belirgin değildi. Yine de yolları 20 yıl önceki gibi kendinden emin, kendi ritmiyle yürüyordu, sağa sola sallanarak...

Evet, nihayet yıllardır hayalinde yaşattığı sahile ulaşmıştı. Tüm sahili süzdü ve derenin fısıltılarını duyabileceği bir yere sırt üstü uzandı Vasiliyeviç. Derin bir nefes çekti, iç geçirir gibi değildi. Sahildeki yabancıları da dert etmedi. Neydi aradığı? Bir anlayış mıydı?

Dostu Dayfımiç'in söylediklerini ve son yolladığı notu da düşündü. Esintinin fısıltılarında dostunun sözleri de vardı; geçmiş, şimdi ve gelecek modüle edilmişti.

Tüm bu yoğun duygular içinde, yorgun, koca bedenini sahilin yuvarlak taşlarının sertliğine bıraktı. Derenin fısıltısını yorgan gibi çekti üstüne ve her zaman olduğu gibi bacaklarının arasına aldı yorganı...

Dayfım Dayfımiç:
Dayfımiç çalışma odasında oturmuş, Bay Vasiliyeviç’ten gelen ve Didimgrad yolundayken yazılmış notu okuyordu. Bir tütün sararak düşünmeye başladı. “Je pense donc je suis” diye mırıldandı kendi kendine ve Bay Vasiliyeviç’e, Didimgrad’da ulaştırılmak üzere kısa bir not yazdı.

“Sevgili Vasiliyeviç, notunuzu aldım. Didimgrad yolunda size eşlik edemediğim için beni bağışlayınız. Notunuz beni düşüncelere boğdu. Hepimizin sermayesi geçmişidir malumunuz, ancak çok da takılmamanız gerektiğini hatırlatmak isterim. Hem biliyorsunuz, insanların birbirlerini tanımaları için en iyi zaman ya yolculuk yaparken ya da ayrılmalarına yakın zamandır. Siz Tanrıya şükür şu anda ikisini birden yapıyorsunuz. Boşveriniz, hem ne demişler? Après moi le déluge

Saygı ve Sevgilerimle.
D."

Vasili Vasiliyeviç:
Didimgrad yolunda, posta arabasının camına kafasını dayayan Vasiliyeviç, Dayfımiç ile yemekte konuştuklarını düşünüyordu. Haklıydı Bay Dayfımiç, sevdiği kadınların yüzlerinde kalplerindeki yerini hesaplamaya çalışıyordu. Üzerine düşen ağırlık düşüncelerinden mi yoksa turna balığından mıydı, anlayamadan uykuya daldı. Rüyasında ilk aşkının yüzünü tüm detayıyla hatırlamaya hazırdı...

Dayfım Dayfımiç:
Dayfımiç akşam yemeğinde misafir ettiği Bay Vasiliyeviç ile votkanın dibine vurmuşlar, oradan buradan konuşuyorlardı. Mevzunun Songul Karliova’ya gelmesine ramak kalmışken, yağda kızartılmış koca bir turna balığını bir parça siyah ekmekle götürmekte olan Vasiliyeviç, başını hafifçe kaldırarak

“Kadınlar, dostum, kadınlar… Anlamak mümkün değil onları…” diye konuyu değiştirdi.

Dayfımiç, votkayı bırakıp bardağına kıvas doldurdu ve düşüncelere daldı. Neden sonra kendi kendine konuşur gibi mırıldandı.

“Bazen bir kadının yüzü, Sevgili Dostum Vasiliyeviç, hayatındaki erkeğin kalbinde ne kadar yer kapladığını gösterir. Cela est très important de mon ami.”

Vasiliyeviç çatalındaki turna balığını tabağa geri bıraktı, bir süre sessizleşti. Derken kadehinden iri bir yudum aldı.

“Sanırım haklısın dostum, hiç böyle düşünmemiştim.”

Dayfımiç tütününden derin bir duman çekerek devam etti.

“Fakat bazı hallerde, dostum inanın bana, ahmakça da olsa büyük bir sevginin neden olduğu bir zaafa kendini kaptırmak, kaptırmamaktan daha şereflidir.”

Tekrar düşüncelere daldı Dayfımiç. İmparatorluk Lotaryasından kazandığı milyon rublelerin bir kısmını Varvara İvanova’nın tavsiyesi ile Frederik altınına çevirmiş, son spekülasyonları takiben, servetine servet katmıştı. Buna rağmen kahrolası bir mutsuzluğu üzerinden atamıyordu. Sözüne devam etti.

“Lakin sürekli denetleme ve gözetlemeyle hangi aşk yürütebilir dostum, bana söyler misiniz?"

Dayfım Dayfımiç:
Dayfımiç öğlen saat tam 4’te Sedushka Dimitriova ile yediği yemekten sonra evine dönmüş ve istirahate çekilmişti. Uşağına her ne sebeple olursa olsun rahatsız edilmemesi emrini vermişti. Temiz bir uykudan sonra gece saat 6’da Saint İzmirburg sokaklarında yürüyüşe çıkmış, K.Ş. caddesinden geçerek Üçge meyhanesinin önüne gelmişti. Yerde bir şeylerin kıpırdandığını gördü. İlk önce bunu votkayı fazla kaçırmış bir mujik olduğunu düşünüp önemsemese de, dikkatli baktığından Demeto Oblomoviç’in yerde kıvrandığını gördü.

“Incroyable Kont Oblomoviç! Bu ne hal tanrı aşkına, iyi misiniz kuzum? Durun kalkmanıza yardım edeyim. Bana yaslanın lütfen. Tu es bourré”

“Ah siz misiniz Bay Dayfımiç? Sizi bana tanrı göndermiş olmalı. Burada saatlerdir yürüyorum, ama bir türlü evime ulaşamıyorum.”

“Eh, bien. Votkayı azaltmalısınız Oblomoviç, mümkünse tamamen bırakmalısınız.”

“Sormayın Bay Dayfımiç. Her sabah uyandığımda, kendimden ve bir önceki gece yaptıklarımdan iğreniyorum. Kendime, "Bugün farklı ol," diyorum. Başımın ağrısı çok kötüyse, ‘Demeto... bugün azizliğe doğru bir adım atmalısın’ diyorum. Kulübe gidip kağıt oyunlarına bakıyorum, günaha karşı koyduğumu kanıtlamak için bir bardak su söylüyorum. Sonra biri geliyor ve "Tek bir votka, Demeto," diyor. Sonraki sabah başımın ağrısı daha kötü, ceplerim daha boş uyanıyorum. Cercle vicieux!”

Demeto Oblomoviç:
Uşağın anlattığına göre bir zamanlar verimli toprakları olan zengin bir köymüş. Meyve bahçeleri meşhurmuş. Sonraları başkente göçle meyvelikler kesildikçe kesilmiş, azaldıkça azalmış. Neredeyse kıraç topraklara dönüşmüş. Eskiden pırıl pırıl pınarların derelerin çağladığı o güzelim ova yukarıdaki vadinin ağzına kurulan barajdan sonra neredeyse insansızlıktan hiç ekilip biçilmemeye başlanmış. Üç hane kalmışmış da en son Googol'ün dedesi bile hakkındakileri unutayazmış. En son rivayet, şehirde garsonluktan ileri bir kariyer edinemeyen zavallı bir köylünün, köyüne tekrar göçüp toprağı bellediğinde yağlı kara suları görünce, gerisin geri şehre dönmesiyle bitiyordu. Oblomoviç öykünün daha bu kadarından bile sıkılıp zavallı Sedushcka'nın nasıl bir hezimetle karşılaşacağını düşünerek teldolaptaki meyve kurularını karıştırmaya başlamıştı ki, ahşap kutulara konularak saklanmış olanları arasında hurmayla karşılaşınca birdenbire zihni aydınlandı. Tanrım yoksa?

Seduschka Dimitriova:
Seduschka Dimitriova, yorucu yolculuğunun sonunda, dinlenmeye fırsat bulamadan, vergi dairesinde soluğu almış, veraset ve intikal işleriyle ilgili büronun veznesi önünde sıraya bile girmek zorunda kalmıştı. Sıradan biri gibi görünmenin yanı sıra, tanıdık birisine rastlamak olasılığı onun için felaket demekti. Şatafatlı bir hayatın sonunda böyle mi olacaktı? Miktarını bile bilmediği bir mirası almak için, bu karanlık, rutubet kokan koridorda, öksüren, geğiren, kaba saba yüksek sesle konuşan, çoğunun çiftçi oldukları kıyafetlerinden anlaşılan insanlarla aynı sırada ne işi vardı? Şimdi ise Yelkonova’nın evinde olmaktan, ince bir zevkle döşenmiş salondaki şöminenin karşısında, sıcak bir bardak çayı yudumlamaktan başka bir şey istemiyordu…

Bürokratik işler uzun sürmüştü, sonunda Dimitriova, uzak akrabasına ait Stepançikova köyünün büyük bir hissesinin kendisine kaldığını öğrendiğinde, aldığı terbiye müsaade etse havalara zıplayacaktı. Prensin balosuna gitmek için yeşim taşlı yüzüğünü rehin verdiği günler artık uzakta kalmıştı… Yelkenova’nın evine gitmeyi falan boşvermiş, o hızla evine dönmüştü. Hizmetkar kendisi yokken eski bir tanıdıklarının kendisini ziyarete geldiğinden bahsetti; ismini tam olarak hatırlamayan uşağa kızan Dimitriova;

“Size kaç kere söyleyeceğim, Stepanika Matyayevna, Lütfen ziyaretçilerimin adını unutmayın, sizi kovmak zorunda kalacağım sonunda, canım… Nasıl biriydi gelen, bari onu hatırlayın”

Kıpkırmızı kesilen hizmetkar, aceleyle konuşuyor, “kızmayın hanımım, affedin, aptalım ben aptalım” diyerek Dimitriova’dan af dileniyor, komik biçimde başını iki yana sallıyordu… Dimitriova ziyaretçisinin sadece başına tuhaf bir örtü takan, öfkeli biri olduğunu öğrenmişti Stepanikadan.

“ça ne fait rien” diyerek mırıldandı… "Şu son moda bir söz vardı, hani Osmanlı insanları söylermiş, popomda bi şey pişiyor, ay neydi... Hah, boza.. Evet bu söz tam benim için söylenmiş. İşim başımdan aşkın, şimdi köyün satış işlemleri var… Sonra bir balo vererek herkesi davet ederim. Öfkeli genç dostumun da gönlünü alırım." dedi.

Başörtüsü taktığını öğrendiğinde gelenin kim olduğunu anlamıştı. Evet, bu gelen Dayfımiç'ten başkası olamazdı…

Dayfım Dayfımiç:
Dayfımıç ertesi gün uyandığında, uşağı sabah gelen bir mesajı iletti kendisine. Eski dostu Sedushka Dimitriova, Ankagrad’dan, Eastanbol’e döndüğünü, H. Tepesi yakınlarında bir eve taşındığını bildirmişti. Doğrusunu söylemek gerekirse son ziyaretinde onu evinde bulamamanın kızgınlığını tam olarak üzerinden atamamıştı.

Uşağıyla hemen bir mesaj gönderdi Vasiliyeviç’e. Durumu kısaca özetlemiş ve Dimitriova’nın H. Tepesi yakınlarındaki evine akşam saatlerinde çayiç ziyareti yapmayı önermişti. Bir mesaj da Dimitriova’ya göndererek ziyaretlerini haber vermişti. Saatine baktı, “daha çok var, biraz daha uyuyayım” dedi ve derin bir uykuya daldı.

Uşağının kapıyı tıklatmasıyla uyandı, Bay Vasiliyeviç’in kendisini salonda beklediğini söyledikten sonra, Kontes Sedushka’dan gelen notu da uzattı. Dimitriova kısa notunda “Çayiç ziyaretiniz çok iyi olurdu Bay Dayfımiç. Ancak, ev işleri, ev yerleştirme… Toparlanayım, ilk fırsatta. Doğruyu söylemek gerekirse, perişan bir haldeyim, saçlarım süpürgeviç bir vaziyette. Sevgiler D.”

Dayfımiç iki elini yana açarak Vasiliyeviç’e doğru yürüdü. “Dostum Vasiliyeviç, görüyorsunuz ya, kadınlar bizi hep atlatıyor! Bir kilo fındığın 120 Ruble olduğu bir memlekette, bunlar olağan şeyler mi Tanrı aşkına?”

Dayfım Dayfımiç:
Yatağından kalkıp robe de chambre’ını giyen Dayfımiç sessizce bahçeye doğru yürüdü. Limonlukta sandalyelerden birine oturarak bir gece önce olanları hatırlamaya çalıştı. ‘Oh mon dio, bu kadar içecek ne vardı tanrı aşkına?’ En son kalabalığın içinden birinin ‘voulez vous coucher avec moi?’ dediğini anımsadı, ama bu kesinlikle Vasiliyeviç değildi.

Vasiliyeç’in ne zaman yatağına geldiğini bile bilemiyordu. En iyisi bu tatsız olayı unutmak, bir an önce Stinyegrad’a giderek, Büyük İmparatorluk Lotaryasından kazandığı ikramiyeyi Varvara İvanova’nın bankasına yatırmaktı.

Troykası ile Harem’den Sirkeci’ye geçen vapora bindiğinde uşağına simit ve çay almasını emretti. Günün bu erken saatlerinde hanidir boğazın eşsiz manzarasına bakmışlığı yoktu. ‘Bir erkeğin hayatındaki en önemli iki andan biri, ilk defa votka içtiği gün, diğeri de âşık olduğu kızla ilk defa lunaparka gittiği zamandır. La mere du maire est tombee dans la mer’ diye söylendi kendi kendine.

Stinyegrad yokuşuna vardıklarında saat dokuzu bulmuştu. V.İ’yi sorduğunda henüz gelmediğini Troyka-Büs seferlerinde bir aksama olduğunu söylediler. Gişedeki yaşlı, absürde decolette kafasıyla oturan on birinci dereceden memur İrfan Recep Parasayaroviç’in, memuriyetinin son günlerine yaklaşmış biri olduğu gözden kaçmıyordu. Ayakkabıları boyasız ve çamurluydu. Redingotu fırçalanmamış, pantelonu ve gömleği ise ütüsüzdü. Ayda 22 Rubleye çalıştırıyorlardı onu bankada. Geçinebilmek için her ay düzenli olarak bir eşyasını banka müdürü Varvara İvanova’ya rehin bırakıyordu. V.İ maaşını öderken aylık faizini kesiyordu. Bu gidişle ölünceye kadar çalışsa da V.İ’ye olan borcu bitmeyecekti. Biraz daha genç olsa ve şu lanet astımından kurtulup cesaret edebilse, çoktan ayrılıp kendi işini kuracak, misafirlere kremalı çay, taze kalaç ve votka sunan küçük bir lokanta açacaktı. Enfiye kutusundan bir fırt çekerek gözlüğünün üzerinden alaycı bakışları ve küçümser bir ses tonuyla seslendi Dayfımiç’e:

"Soyez le bienvenu monsieur! Nasıl yardımcı olabilirim size?"

"Lanet bankanızda kahrolası bir hesap açtırmak istiyorum!"

"Invraisemblable! Rica ederim bayım, lütfen biraz saygılı olur musunuz?"

"Lanet bankanızda kahrolası bir hesap açtırmak istiyorum, dedim size! Yeterince anlaşılır değil mi?"

"Oh mon Dieu! Bu şekilde konuşmaya devam ederseniz, korkarım size yardımcı olamayacağım beyefendi."

Parasayaroviç sinirden kıpkırmızı kesildi. Derken bir astım krizine girdi ve koşarak kapıya doğru gitti. Kapının önünde taze havayı ciğerlerine çekerken V.İ’nin geldiğini gördü ve koşarak yanına vardı. Sinirden hâlâ elleri titriyor, kelimeleri birbirine karıştırıyordu. İçerideki beyefendiyle yaşadıklarını hızlıca özetledikten sonra,

"Mademe, c'est impossible! Az kalsın kendisini düelloya davet etmek zorunda kalacaktım…"
"Sakin olun Bay Parasayaroviç. Bakalım kimmiş bu densiz, hadsiz fils d'une vache! Zaten sinirlerim tepemde, onu parçalamamak için zor tutuyorum kendimi!"

Varvara İvanova odasına geçtiğinde bilerek oyalandı, çay getirmelerini emretti ve Dayfımiç’i en az on dakika bekletti. Nihayetinde Dayfımiç’i odasına aldıklarında başını önündeki evraktan kaldırmadan sordu:

"Soyez le bienvenu monsieur! Nasıl yardımcı olabilirim size? Gerçi gördüğüm kadarıyla zaten bütün şubeyi ayağa kaldırmışsınız. Sizi bu tür davranışlardan men ederim!"

"Lanet bankanızda kahrolası bir hesap açtırmak istiyorum Müdüre Hanım, Büyük İmparatorluk Lotaryasından kazandığım ikramiyeyi evimde mi saklayayım?"

"Coup de foudre! Ve bu lanet bankanın ahmak memurları size yardımcı olmadı öyle mi? Tanrı aşkına hepsini kovmaya gidiyorum şimdi Bay Dayfımiç! Bıktım bu budalalardan."

"Sakin olun V.İ. bakın ben çok sakinim…"

Demeto Oblomoviç:
Demeto Oblomoviç balonun mahmurluğunu üstünden atmak için içtiği dört büyük fincan kahvenin yanında saymayı unuttuğu kadar krepi vişne reçeline bulayarak yerken bir yandan tombul beyaz parmaklarına bulaşan damlaları yalıyor, her bir vişne damlasında Nadejda'sının danstan kızarmış yanakları, o ışıltılı elmas pandandifin altında kızaran gerdanı gözlerinin önüne geliyordu. Ahhhhh...Nadejda'nın aşkını karşılıksız bırakmayacağından emin olabilse, bir aklından geçenleri öğrenebilse ne vardı. Katyuşa bu hususta hiç yapıcı olmadığı gibi, bütün ketumluğuyla içini karartan yorumlar yapmıştı üstelik. Aklındaki tek şey bu olsa da, Demoto Oblomoviç, Varvara'nın eline düşmüş olan Dayfımiç'in başarısız girişimden haberdar olmuş, aziz dostuna nasıl hissettirmeden, onun gururlu ruhunu incitmeden yardımcı olabileceğini de düşünmek zorundaydı...

Hay bin kunduz. namütenahi maddi sıkıntılar yaşayan bu sevgili dostu rulet masalarından kurtarmadıkça, her solution geçici olmaya mahkûmken, üstelik de kendisisnin Vladivostok'taki gemilerinde bütün mallar depolama ücretlerini karşılayamadığı için çürümeye başlayacakken onun için ne yapabilirdi?

Tanrım! Çaresizlikle kıvranırken robdöşambrına damlattığı reçeli küçük parmağının tırnağı ile tersine doğru sıyırıp bakındı, peçeteye uzanmaya üşenip tırnağını yaladı... Heyhaaat. Hayat her soruna çare bulmak için çok kısaydı.

Sedushka Dimitriova:
Yüzüğüne biran önce kavuşmak için sabırsızlanan Sedushka Dimitriova garın eski yüzlü mermer basamaklarından eskisi gibi seke seke inemediğine kahrederek, ağır adımlarla, kenarında faytonların sıralandığı yola indi. Caddenin köşesinde yolcu bekleyen faytonlardan birinin sürücüsü onu fark ederek, " Hey madam, gideceğiniz yere götürelim" diye seslendi... Seduschka içinden " aptal mujik" diye geçirdi, bunlar son günlerde iyice saygısızlaştılar. Karşısında bir kontes olduğunun farkında bile değil, sersem köylü nolcek... Vergi dairesine gitmeden önce Yelkonova'nın malikanesine gitmeye karar verdi...

"Yüce gönüllü bir kadındır, orada dinlenir, kendime gelirim. Bu eski kıyafetlerle ortalıkta dolaşmamam lazım, eski tanıdıklarımdan biri bu düşkün halimi görmemeli. Özellikle Oblomoviç hiç görmemeli, ama Marina Yelkonova halden anlar... Hatta onun giysilerinden birini istesem giymeme izin verir..."

Bu düşüncelerle dalgın dalgın ilerdeki faytona doğru ilerledi. Kenti terk ettiğinde hakkında çıkan; kraliyet lotaryosonu kazandığı söylentilerinden henüz habersizdi...

Dayfım Dayfımiç:
Dayfimiç sabah uyandığında ağrıdan başı çatlıyordu. Zorlukla gözlerini açtığında yanında bir kıpırtı hissetti. "Empossible! Deus ex machina! Hay ebenin!" diye çığlık attı. Kirli sakalıyla yanında uyuyan Bay Vasiliyeviç'ten başkası değildi.

Varvara İvanovna:
Varvara İvanovna, yağmurlu bir yaz sabahı, denizin sükunetinin sirayet ettiği koya bakarak iç geçirdi. Gözleri tekrar elindeki kasnağa, Nadejda için işlediği havşa başlı sac vidası desenli mendile kaydığında hülyalı bakışlarla gülümseyerek “Prens Nehludov bu işleri iyi biliyor” dedi içinden. Ne baloydu! Bütün bir gece boyunca salondaki bütün yakışıklı subaylarla vals ve polka yapmış, votkanın gözüne vurmuşlardı. Barones Verenskaya’nın hoppa kızlarının bile kıskançlıktan çatladığına yemin edebilirdi. “Nadejda da bir dakika oturmadı. Bizde de hâlâ iş varmış ama… Kilise yıkılmaya başladı belki ama altar yerinde çok şükür.”

Kapının ziliyle irkildi. Postane memuruydu gelen. Kalpağını çıkarıp “Madam İvanovna’ya telgraf” dedi saygılı bir reveransla. Teşekkür edip, birkaç kapik bahşişi memurun avucuna bırakırken içinden bir endişe dalgası geçti. Çalıştığı dairenin Umum Müdürlüğü’nden gönderilmişti. Okuduğundaysa gözlerine inanamadı. Bir daire müdürüne yakışmayacak davranışları şikayet konusu olduğundan iş akdinin feshedildiğini bildirir resmi yazıydı bu. “Verenskaya! Kesin o yılanın başının altından çıkmıştır bu! Kiminle gerekiyorsa konuşacağım, adım Varvara’ysa bunu onun yanına komam” diye hırsla bağırdı.

Dayfım Dayfımiç:
Dayfimiç yarım saat kadar sonra Kontes Sedushka'nın malikanesine ulaştığında kapıda onu karşılayan uşağı, Kontesin birkaç gün önce Ankagrad'a gittiğini söyledi. Sinirden kıpkırmızı kesilen Dayfimiç, az daha uşağı kırbaçlayacaktı. İmparatorluğun lotaryasından büyük ikramiyeyi kazandığından bu yana götü kalkmış, yeni tuhaf haller takınmaya başlamıştı.

Son Ankagrad ziyaretinde Bay Vasiliyeviç'le kendisini Sübyan Parkında saatlerce beklettiği halde gelmeyen Kontesin bu ikinci katakullisiydi. 'Ankagrad'ı asla sevemeyeceğim galiba' diyerek bir tütün sardı ve sürücüye seslendi: 'Derhal Bay Vasiliyeviç evine götürün beni! Gene ne varsa eskilerde var. Eh bien, Charmante. Ve hatta Ruia Muni ah puğan'

Sürücü son söylenenleri anlamasa da atları kırbaçladı.


Sedushka Dimitriova:
Seduschka Hanım, çocukluğunun geçtiği kente yeniden gelmişti gelmesine, ancak tekrar Ankagrad'a dönmesi gerekiyordu. Rahmetli annesinin uzaktan bir kuzeninden kalan mirasla ilgili tekrar yola koyulacaktı. Oldukça masrafa yol açan bu taşınma canını sıksa da yeni bir kentte olmaktan mutlu sayılırdı. Annesi hayatta olmadığından kendisine düşen mirasın değerini bilmiyordu. "Umarım gittiğime değer" diye düşündü. Anneciğinin çeyizinden hatıra kalan yeşim taşlı, çok değerli yüzüğünü Demeto Oblomoviç'e rehin bıraktığı günden bu yana aslında huzursuzdu. "Mirası alınca ilk işim Oblomoviç'e borcum olan 800 Ruble'yi ödemek olacak " diyerek gülümsedi. Oblomoviç'i düşünür düşünmez burnuna uzaktan kurabiye kokuları geliyordu sanki. O gün yanık kurabiyeler yüzünden duman içinde kalan bir odada, Oblomoviç, Japonya'dan aldığı el oyması, kiraz ağacından yapılmış bir kutuya, yeşim yüzüğü yavaşça yerleştirmişti, yüzükten ayıramadığı gözleri parlayan Oblomoviç, o gün cömert davranmış ve 800 Ruble vermişti Sedushka'ya. Ne de olsa uzaktan akrabaydılar. O andan sonra o büyük baloya katılmaması için hiçbir neden kalmamıştı Sedushka Dimitriova için. "Ne baloydu be!" dedi içinden. Duygulandı birden, gözleri dolmuştu. Hıçkırdı ve koluyla burnunu sildi. Dışarıda eriyen karları aydınlatan bir güneş neşeyle parlıyordu.


Marina Yelkenoviç:
Marina Yelkenoviç, malikanesinin kapısının önündeki Dayfimiç ve kapının içinde Vasiliyeviç'in birbirlerine hayret, öfke ve nefret içinde bakışakaldıkları anın sanki buzdan bir çerçeveye hapsedildiği o meşum günün üzerinden bunca zaman ve hadise geçtikten sonra şimdilerde sık sık avuçlarına bakma ihtiyatı edinmişti. Düşünün ki bu avuçlar ta o günden beri sıcak bir dost eline hasretti. Yelkenoviç bütün bunların farkındayken hala sakin tavrını nasıl koruyabildiğine pek şaşıyordu. Artık sütlü çay için semaverini yakan, kayıp gümüşlerini parlatan yardımcıları da yoktu. Uzak kentlerdeki bayan ahpapları anneannelerinin gelinliğinden bozma da olsa balo kıyafetlerini yenilerlerken kendinin son kadife tuvaleti yırtıla yırtıla bacaklarının üstüne dek açılmıştı. Posta pullarına üç kapik zam geldiğinden beri dostlarından aldığı mektuplar da iyice seyrelmişti. Madam Seduchka'nın başka bir kente yolculuk edeceğinden haberdar olmuştu en son. Arabasının atları fareye dönüşmüş boş kileri tırtıklarken kesemediği koskocaman bir balkabağı masanın üstünde durmaktaydı. Malikanedeki bütün kesici ve delici aletler evhamlı hizmetkarları tarafından onu terketmeden evvel ortadan kaybedilmişti. Aklı tekrar o meşum güne gitti, ah dedi ne kadar da hızla azalıyor hayat. Üstelik bir kedisi bile yoktu.