Bu blogda adı geçen kişi ve kurumların gerçek hayatla ilgisi yoktur. Tamamen hayal ürünüdür.
31 Aralık 2015 Perşembe
Varvara İvanovna:
Nadejda’nın terzi olan annesi, Madam Seduşka’nın Paris’ten getirdiği kadın dergilerinden gördüğü son moda bir elbiseyi özene bezene dikmiş, anneannesinin gelinliğindeki Fransız dantelalarını üzerine geceler boyu elcağızlarıyla işlemişti. Yine de baloda Barones Verenskaya’nın hoppa ve gösterişli kızlarının gölgesinde kalma ihtimali hassas Nadejda’yı endişelendirmeye yetiyordu.
Varvara İvanovna:
Ev izninden Moskova’ya dönen yakışıklı askeri okul öğrencilerini gören gardaki Belarus kızlar gençlere utangaç bakışlar atıp kıkırdıyor, yalınayak çocuklar kalabalıktakilere kestane satmaya çalışıyordu. Varvara bir yandan dışardaki bu manzarayı izlerken “Kuzum Nadejda” dedi. “Moskova’da Prens Nehludov’un yeniyıl balosuna davetli olduğumuz için o kadar heyecanlı ve mesudum ki! C’est vraiment incroyable!”
Nadejda Svobodayeva:
"...Kendilerine doğru yaklaşan tıfıl irisi kondüktöre bir ağızdan 'pajalusta!" dediler, "Çok rica ederiz ama burası bizim kompartımanımız. Bu beylere durumu izah eder misiniz lütfen. İşte biletlerimiz. Spasiba."
Minik burunlarını senkronize biçimde havaya dikerek mağrur bir tavır takındılar...
Varvara İvanovna:
"Hiç unutmam gene bi gün Nadejda ile Minsk'ten trene bindik, Moskova'ya gidiyoruz... Meşhur sanatkâr Zekişka Mürenov’un öldüğü günün ertesiydi."
Varvara ve Nadejda Minsk’ten Moskova’ya giden gece trenine bindi. Sonbaharın kesmeye başlayan ayazını yün mantoları, deri eldivenleri, kürk manşonları, astragan şapkalarıyla savuşturmaya çalışıp yataklı vagonlarına yerleşirken, buğulanan camdan kasvetli mi kasvetli Minsk Garı’nda vedalaşan insanları seyre daldılar.
Dayfım Dayfımiç:
Dayfımiç o gün cüzdanını kontrol ettiğinde meteliğe piştov attığını fark etti. En iyisi %5lik hisse senetlerinden bir kısmını Bayan Kosmogoneva'ya bozdurmak diye düşündü. Kosmogoneva 30'larının sonunda yuvarlak yüzlü, her daim gülen, cıvıl cıvıl bir kadındı. Stinyegrad'da otururur, köşkünün pencerelerinden Buzforus'u izlerdi. Rivayete göre ailesi Çar ile uzak akraba idi ve servetleri 300.000 Ruble'den fazlaydı.
Kosmogoneva'nın Köşk bekçisi Yokuşeviç'ten geçenlerde aldığı 30 kapiki de ödeyebilecekti bu sayede. Yokuşeviç iri yapılı, cüssesinden beklenmeyecek kadar çevik, avurtları çökmüş biriydi. III Vilhem tarzı yukarı bıyıkları ile gelenleri tedirgin ediyorsa da, bir kalaç kadar yumuşak ruha sahipti. Öyle olmasaydı 30 kapiki verir miydi Dayfımiç'e?
Dayfımiç %5lik hisseleri Madam Kosmonogeva'ya bozdurmak üzere vapor ile K ilçesinden B ilçesine geçti. Oradan da fayton kiralayarak cebindeki 30 kapikin 12'sini faytoncuya verdi. "Aç da kalsam faytonsuz gitmem" diye düşündü. At ölür harman kalır, yiğit ölür nam kalırdı neticede.
Stinyegrad'a vardığında, tam kendini sahilden yokuşa vurmak üzereyken Stinyegrad'ın maliki Kalçakofya nam Kontes Jamaneva'yı gördü. Uzaktan hafif bir baş selamı ile geçip gitmek istediyse de Dayfımiç'i epey zamandır görmediğini hatırlayan Kalçakofya onu yanına buyur ederek, sahilde bir sütlü çay içmeyi teklif etti. Dayfımiç cebinde kalan son 18 kapikin mümkünü yok yetmeyeceğini bildiğinden, uygun bir bahane aramaya koyuldu. Derken aniden aklına dişi geldi!...
"Dişim çok ağrıyor Kontes, acilen dişçiye gitmem gerekiyor," dedi ve adımlarını sıklaştırarak yokuşa doğru tırısladı...
Demeto Oblomoviç:
Demeto Oblomoviç oturduğu yerden okumaya devam ediyordu. Demek dünyada iki tür insan vardı, çalışanlar, çalışmaya teşne olmayanlar. Bu esnada fırından gelen yanık kokusuna fena halde canı sıkıldı, yoksa kurabiyeleri fazladan mı tutmuştu Şapşaloviç fırında? Aman tanrım, taaa mutfağa git, fırını kontrol et, açıksa kapa... Birden gözleri karardı yorgunluk hissiyle. Ne çare ki çalışmak kaderinde vardı.
Nadejda Svobodayeva:
Nadejda arzu ve acıyla titreyerek göz yaşlarına boğuldu. Katyuşa bu kadar sert çıktığı için üzüldü birden. Sevgili sürgün arkadaşını kucakladı. "Bak sana başkentteki arkadaşım Sedushka Dimitriova'nın benim için bestelettiği müziği çalayım piyanoda. Hadi ama, üzme artık bu kadar kendini. Müzik bütün dertlere deva," dedi.
Varvara İvanovna:
Kuzeyde bir yerde, Soren Kirkoviç son birkaç saattir hasıl olan korku ve titreme nöbetleriyle başetmeye çalışıyordu. Buz gibi memlekette titremek normaldi de bu korku acep neyin nesiydi? Uzak diyarlarda sürgünde olan sevdiceği Nadejda’ya duyduğu hasretin verdiği manevi yorgunluğa yordu. Acaba yazarken göz yaşlarını tutamadığı, ızdırap katreleriyle mürekkebi dağılan içli mektubu o narin ellere ulaşmış mıydı? “Ahh, Nadejda!” diye inledi. “Bir gün kavuşacağız, sevgilim; bekle beni!”
Demeto Oblomoviç:
Demeto Oblomoviç göbeğinin katmanları arasına sıkışmış pijamasına dökülen kurabiye kırıntılarını beyaz tombul parmaklarının fersiz hareketleriyle, yerdeki İran halısına silkelediğinin farkında olmadan düşünüyordu. Nadejda onun bu karşılıksız aşkından habersiz miydi de öylesine soğuktu, haberi vardı da mı umursamazca davranıp onun duygularını hiçe sayıyordu? Dertleştiği Katyuşa söylemiş miydi yoksa?
Doğrusu Katyuşa'nın hem konuyu açmış olmasını için için diliyor, hem de reddedileceğini bilmenin verdiği huzursuzluk yüreğine bir kolbastı güveci gibi otururken, bu ihtimalin gerçekleşmemiş olmasını umuyordu. Tanrım dünya ne hızlı akıyordu dışarda. Oysa Oblomoviç daha akşamın fasulyelerinin ayıklanmasını takip edecek, sözden laftan anlamayan beceriksiz yardımcısına kuyruk yağını nasıl kısık ateşte eriterek kazı mühürlemesi gerektiğini anlatacaktı. Acaba kazın ciğerini çıkarmış mıydı Şapşaloviç? Birden Nadejda'nın karşılıksız aşkından daha büyük bir huzursuzluk duydu içinde. Boğum boğum bacaklarının alışık olmadığı kadar hızla mutfağa seyirtti.
Vasili Vasiliyeviç:
Dayfımiç malikanenin kapısında beklerken son kez kıyafetlerini düzeltti, bir daha kapıyı çaldı. Acaba Marina Yelkenoviç buradan taşınmış mıydı diye düşünürken eğilip ayakkabı bağcıkları ile oynadı. Kapı açıldığında yüzü bembeyaz kesildi; karşısında Vasiliyeviç olanca heybetiyle duruyordu...
Sedushka Dimitriova:
Her şeye kaygısız kaldığı, adeta inzivaya çekildiği evinin perdelerini kentin yüzüne kapattığı odasında; bir manastıra çekilmeyi düşündüğümü küçük kızkardeşim Demuşka'ya söylesem mi? diye aklından geçirdi Sedushka Dimitriova... İkinci eşinin, beşinci metresinin kollarında aniden kalp krizinden ölmüş olduğu günden sonra bu düşünce aklını kurcalıyordu... Bir yandan Symrnasburg'un havasının ona iyi geleceğini söyleyen dostu Nadejda'nın anlattıklarını hatırladı... Ne yapıyordur kimbilir? diye düşündü tekrar... Olsa olsa geziyordur dedi, yeni aldığı kürk yakalı mantodan bahsetmişti geçen gün gönderdiği mesajda... Neredeyse ikindi olmuştu, kahvesini hazırlaması için yaşlı emektarı Yevgenia Bandırova'yı çağırmak için masadaki gümüş saplı küçük çıngırağa uzandı....
Nadejda Svobodayeva:
Nadejda ve Katyuşa şöminede çıtırdayan odunların sesi eşliğinde sıcak çaylarını içerlerken Katyuşa, "teneşirlere gelsin o Soren! Ömür boyu korksun ve titresin! Sadece senin değil Regine adlı masum bir genç kızın da günahına girmiş. Bir de utanmadan Yüce Tanrı'nın adını ağzına alıyor! Rezzziiilllll" diyerek çemkirdi.
Dayfım Dayfımiç:
Dayfımiç başını hafifçe kaldırdığında ilerideki tepelerde yükselen görkemli malikaneyi fark etti. Bu olsa olsa Marina Yelkenoviç'in malikanesidir diye düşündü. Şimdi sütlü çay saati gelmiştir, gidip kapısını çalmayı teklif edecekti Istampoviç'e. Ancak Istampoviç yerinde yoktu, çoktan uzaklaşmış olmalıydı, ayak sesleri dahi duyulmuyordu. "Hesabı gene bana kitledi," dedi Dayfımiç, ağır ağır Marina Yelkenoviç'in malikanesine doğru yürümeye başladı. Bankadan sahte imza ile dayısına ait 10.000 rubleyi çekememiş, üstelik de bir ton laf işitmişti Madam Varvara'dan...
Nadejda Svobodayeva:
O sırada taşranın ruh üşüten soğuk ve karanlığında Nadejda Svobodayeva, daha da kuzeyden umutla beklediği mektubun bugün de gelmediğini düşünerek derin bir iç çekti. Kara vicdanlı Soren onu unutmuş muydu yoksa? Bu taşrada mı ömür çürütecekti?..
N. Svobodayeva, sürgündeki tek arkadaşı, Prens Nehludov tarafından baştan çıkarılıp bir kenera atılmış Katyuşa'yı görmeye karar verdi. Otur otur, karanlık ufka bak, mektup bekle nereye kadardı? Katyuşa ile akşam üstü çaylarını içerken iki lafın belini kırıp vefasız erkeklere saydırabilirlerdi. Kürklü paltosunu giydi, eldivenlerini taktı, konçları kürklü çizmelerini de ayaklarına geçirdikten sonra hızlı adımlarla çıktı. Kapının önünde kızak ve sürücüsü onu bekliyordu.
Demeto Oblomoviç:
Demeto Oblomoviç bütün olan biteni anlamlandıramıyordu. Bi pijamalarını çıkarıp hayata karışmayı becerse, belki anlayacağı umudunu içinde taşısa da, bütün yazılanları baştan sona okuyup, hikayenin çoktan örülüp gittiği yerden bir tuğla yahut bi avuç harç karıştırmayı beceremeyecek olmanın kaygısı ağır basıyor, boş vermişlikle merak arasında gidip gelen ruhunu ağır gövdesinin yavaş hareketleriyle, sürekli tıkınarak sakinleştirmeye çalışıyordu.
Varvara İvanovna:
Stinyegrad’da akşam olurken, günün yorgunluğuyla mesainin bitmesini bekleyen Varvara, komik kalpaklı Dayfım Dayfımiç’le birkaç saat önce aralarında geçen konuşmayı tekrar hatırladı:
"Bu ne rezalet madam! Mais quelle scandale!"
"Sorun nedir bayım?"
"Memurlarınız işlerini doğru dürüst yapmıyorlar! Neymiş, imzam tutmadığı için bana paramı veremezlermiş! K. Şubesinde tam 10.000 rublem var ama paramı çekemiyorum!"
"Mevzuatımız böyle, Bay Dayfımiç. İsterseniz şurdaki postaneye kadar gidip bizi umum müdürlüğümüze de şikayet edebilirsiniz ancak imzanızı unuttuysanız yapabileceğim bir şey yok."
"Benim kim olduğumu bilmediğiniz açık, madam. Yüksek makamlardaki yakınlarıma bu vaziyeti şikayet edeceğimden emin olabilirsiniz. Peki, dediğiniz gibi olsun, borç çorbamı içtikten sonra postanede halletmem gereken başka işlerimle birlikte bu telefonu da edeceğim ama bu iş burada bitmez! Gerekirse Başmüfettiş Raskolnikov’a kadar çıkacağımı bilin!"
“İnsanlar ikiye ayrılır.” diye içinden geçirdi Varvara. “Parası olanlar ve başkalarının parasına kölelik edenler.”
Vasili Vasiliyeviç:
Dayfımiç ve Istampoviç'in bir kır lokantasında havyar yediklerinden habersiz olan Vasiliyeviç, üçüncü sınıf tren kompartımanında Vladivostok'a doğru gidiyordu. Aldatıldığına dair inancı kuvvetlendikçe hırslanıyor ve intikam arzusuyla yanıyordu. Derken tren bozkırın ortasında rayların üzerinde inleyerek durdu, birisi imdat frenine olanca kuvvetiyle asılmıştı...
Dayfım Dayfımiç:
Eyvah! dedi Dayfımiç. Istampoviç zarfı açarsa, Nadejda eliyle Seduschka Dimitriova'ya teslim edilecek mektubu da okuyabilirdi. Bu kadar aptal olduğu için kendisini kahretti. En iyisi gidip Istampoviç'in elinden mektupları ya zorla almalı, ya da onu düelloya davet etmeliydi.
Bir kaç saat sonra Istampoviç ve Dayfımiç küçük bir zeytin beldesi olan E. ilçesindeki bir kır lokantasında havyar eşliğinde votkalarını içerlerken öğlen yaşadıkları gerginlikten eser kalmamıştı. Dayfımiç, eğilerek Istampoviç'in kulağına fısıldar gibi:
"Dünyada iki tür insan vardır sevgili Istampoviç; ayakkabısı bağcıklı olanlar ile makosen giyenler! Görüyorum ki siz makosenlisiniz, ayrıntılarla uğraşacak vaktiniz yok! Keşke ben de sizin gibi olabilsem..."
Dayfım Dayfımiç:
Dayfımiç öğlen dört kapiğe lahana çorbası ile bir kadeh votkadan teşkil yemeğini hızlıca atıştırıp postaneye gitti. Daha geçen gün aldığı pulları yapıştırdığı zarfları dokuzuncu dereceden memur Istampoviç'e uzatmıştı ki, onun küçümseyen bakışıyla karşılaştı. Zarfları alıp oradan kaçmak, koşmak, K ilçesindeki sığınığına saklanmak istese de artık çok geçti. Zarfın diğer ucundaki Istampoviç bu tarihi fırsatı kaçırmak istemezcesine asılıyordu.
"Bu pullarla gönderemezsiniz bu mektupları Bay Dayfımiç!"
"Neden?"
"Zam geldi!"
"Ama nasıl olur, daha üç gün önce aldım bunları!"
"Ne demek, nasıl olur? Yüce Çarımıza hakaret kabul ederim bunu! Bay Vasiliyeviç, Bay Vasiliyeviç!!! Bu beyfendiye lütfen zabıta karakoluna kadar eşlik ediniz!"
"Tamam, tamam Bay Istampoviç, zarflar da pullar da sizde kalsın!"
Ve Dayfımiç koşarak uzaklaştı oradan... Zavallı Nadejda, diye düşündü. Yazdığım ilk ve son mektup ulaşmayacak ona, dedi.
Sedushka Dimitriova:
Oysa, çok sevdiği küçük bir taşra kentinden ayrılma kararı aldığı günden bu güne kadar geçen üç yıla yakın sürede, doğup büyüdüğü bu koca kente alışamadığını giderek daha güçlü hisseden, bu yüzden içinde yükselen hezeyanlara karşı koyamayıp, ağır bir depresyona sürüklendiğini fark eden Sedushka Dimitriova’nın hiçbir şey umurunda değildi… Küçük odasının perdeleri hep olduğu gibi kapalı olduğundan havanın güneşli olduğunu, perdeyi aydınlatan ışıktan anlayabiliyor, kendisinin giderek kaçık biri olduğunu düşünecekleri vehmiyle çevresinden adeta kaçarcasına, giderek içine gömülüyordu… Onu hiç yalnız bırakmayan, lavabodayken bile kapıyı adeta omuzlayarak açan yaşlı kedisi Ziyoshcka’nın sesiyle irkildi...
Marina Yelkenoviç:
Marina Yelkenoviç tam da kabusa yüz tutmuş geç uykusundayken kapısının acı acı çalındığını duydu, ağır adımlarla yataktan kalktığında duyduğu sesin kapıdan değil kulaklarını çınlatan Vasiliyeviç'den geldiğini anladı. Hemen masanın üzerinde duran dua kitabını açtı ki henüz perdeleri bile açılmamış sarayının kabul salonuna onlarca ışıklı mesaj yağdı. Aman tanrım, sarayın dışında neler de oluyordu öyle, mujikler binbir güçlükle buldukları işlerinden şikayetçiler. Simit, karper, pötibör gibi yoksul işi taamların peşindeler. Hele o kokular, hastaneden, akşamdan kalma kovalarca votka kokusu ıyyy, ne kadar da kötü bütün bunlar diye düşündü. Kahvaltısının hazırlanması için zarif çay kaşığını portland porseleni fincanının kenarına vurdu. Çın çın ve de çınnn. Elbette ses yoktu.
Vasili Vasiliyeviç:
Patronoviç'in komşu çiftliği ziyaret etmesini fırsat bilen Vasiliyeviç, heyecanla radyosunu açtı. Taze demlenmiş çayını yudumlarken, radyodaki müziğin keyfini çıkarıyordu. Kapıdan her an birisinin girmesi endişesiyle birikmiş mektuplarına göz atıyordu. Gözleri uzaklara daldı, o sırada Vasiliyeviç'in kedisi Şevtan birden kucağına atladı ve boynunun altındaki tüyleri usulca yalamaya başladı. Vasiliyeviç onu okşarken, aynı zamanda vücudundaki yaraları da kontrol ediyordu. Sokaktan gelen çekiç sesleriyle kendinden giden Vasiliyeviç derin bir iç çekerek elindeki işe geri döndü...
Varvara İvanovna:
Öğlene doğru bulutlar dağılmış, kış güneşi çekingen ışıklarını şehrin üstüne bırakmaya başlamıştı. Varvara sıkıntıyla önünde yığılı evraklara bakıp iş yapıyor gibi görünmeye çalışırken, kapı girişinde asayişi sağlayan, dairenin en eskisi Vasili Petroviç’i izledi. Dış kapının önünde, kürklü gocuğu içinde sarma cigarasını tüttüren, bütün gün mahallenin esnafıyla, daireye giren çıkanla goygoy eden bu adama ne kadar da özeniyordu… Tam o sırada içeri giren kalpaklı bir adam dikkatini çekti. Kalpağı Çelik Blek’in tüylü şapkasına benzeyen bu adamı daha önce nerede gördüğünü hatırlamaya çalıştı.
Dayfım Dayfımiç:
Dayısından kalan miras işini halletmek için bugün Stinyegrad'daki daireye gitmesi gerekiyordu. Önceki gidişinde daire müdürü Varvara İvanova'nın küçümseyen bakışları altında ezilmiş, dayısından kalan üç kuruşun peşinden koşan insan muamelesi görmüştü. Üstelik kadın çayına batırdığı petibör bisküvi kadar bile ilgi göstermiyordu sırada bekleyenlere... Dayfımiç bugün de sonuç alamazsa eski dostu Raskolnikov'a şikayet etmeyi düşündü V.İ'yi.
Varvara İvanovna:
Varvara İvanova'nın çalıştığı daireye girip çıkan, ayakkabısı çamurlu mujikler hâlâ akşam içtikleri kovalarca votkanın rehaveti içindeydiler. Çar ile çariçe, sabahtan akşama çarşaf gibi kağıt paraları sayan çalışanların bıkkınlığına inat, duvardaki resimlerinden kaygısızca gülümsüyorlardı. V.İ. yandaki büfeden aldığı pötibörü, içinde dağılmamasına dikkat ederek fincanındaki çaya bandırdı…
Katya Gruşenka:
Bu sırada Katya Gruşenka hastanenin iyot kokusundan korunmak için minik burnunu hoşnutsuzca buruşturdu. Bir kaç kapik için birbirini yiyen bu sefilleri görmek içini nasıl da umutsuzlukla dolduruyordu! Küçük ve sevimli başını pencereye çevirdi. İşleri yoluna koyup bir an önce sayfiyeye çekilmek için dayanılmaz bir arzu duydu.
Dayfım Dayfımiç:
Bu esnada K. ilçesinde Dayfım Dayfımiç bürosunun camından dışarıya bakıyordu, yoldan geçen yayalara, arabalara ve gök yüzünde sürü halinde geçen sığırcıklara... Cebindeki son iki rubleyle tütün mü, yoksa simit ve karper mi alsa, karar veremedi... O sırada odasına gelen Danyel Popoviç, ki kendisi aslen Ukrayna yahudilerindendi ama senelerdir K ilçesinde yaşıyordu, Dayfımiç'i bir süre süzdü. Sol kulağı küçümser bir edayla titredi. Dayfımiç bunu hemen fark etse de şimdilik kimseyle uğraşmaya gücüm yok diyerek görmezden geldi...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)















