11 Mayıs 2020 Pazartesi

Rüzgârdandır kadınlar... (Bölüm 85)






Dayfım Dayfımiç:

Dayfımiç ertesi gün öğlene doğru uyanabildi. Kafasını kaldıramıyor, başında bir pudluk taş gibi bir ağırlık hissediyordu. Dostu Cemalov daha erken kalkmış, yıkanıp giyindikten sonra bahçede kahvesini içiyor ve gazete okuyordu. Kahvaltı hazır olduğu halde Dayfımiç’in kalkmasını beklemişti. Dayfımiç uşağının yardımıyla yıkanıp giyindikten sonra aşağıya indi, misafir olduğu bu evde bu kadar geç uyanmak onu rahatsız etti. Cemalov onu gülümseyerek ve kolları iki yana açık biçimde karşıladı, dostuna sarıldı.

“Umarım gürültü ederek sizi rahatsız etmemişimdir, memuriyet yıllarından kalma bir alışkanlık, kaçta yatarsam yatayım sabah yedide ayakta oluyorum.”

“Size gıpta ediyorum dostum, her gece ‘sabah erken kalkacağım’ diye yatıyorum ama bir türlü başaramıyorum.”

Birlikte yemek salonuna geçerek kahvaltıya başladılar. Kahvaltı oldukça mütevaziydi. Kızarmış yumurta, pelmeni, sırniki, buğday lapası, sütlü makarna çorbası ve arasına jambon konulmuş minik ekmekler vardı. Sütlü ve şekersiz çayı Dayfımiç’in önüne koyan uşak sessizce çekildi. Pek iştahı olmayan Dayfımiç çayından küçük bir yudum alarak masadaki sabit bir noktaya bakmaya başladı.

“Biraz yemelisiniz dostum” diye söze başladı Cemalov, “istediğiniz özel bir şey varsa hemen yaptırabilirim”

“Teşekkür ederim, doğrusunu söylemek gerekirse hiçbir şey yiyesim yok, sadece çay ve biraz da şu jambonlu ekmekler dışında.”

“Ne diyeceğim, kahvaltıdan sonra buraya beş verstlik mesafedeki Cemalov korusuna yürümeyi teklif ediyorum size. İsminin Cemalov olmasına bakmayın, benim değil. Yani bir zamanlar büyük dedemin yurtluğu imiş oralar, votka ve kadınlara düşkün dedemden bana kala kala bu ev kaldı. Hem size anlatacaklarım var.”

“Hevesinizi kırmak istemem ama bir adım dahi atmaya gücüm yok dostum. İzin verirseniz kahvaltı sonrası tekrar odama çekilip dinlenmek istiyorum.”

“Tanrım, dün gece çok yoruldunuz. Densizliğimi mazur görün lütfen. Ortak dostumuz Vasiliyeviç hakkında laflarız diye düşünmüştüm. Ama acelesi yok, sonra da…”

Çeyrek saat sonra orman yolunda yürümeye başlamışlardı bile. Dayfımiç uzun süredir kendisinden haber alamadığı dostu Vasiliyeviç’in ismi kulağına çalınır çalınmaz insanüstü bir güçle doğrulup hemen kapının önüne çıkmıştı.




“Beni daha fazla bekletmeyin Cemalov, anlatın lütfen.”

“Ah özür dilerim, elbette. Anlatacaklarım bundan yaklaşık üç ay öncesinde yaşandı. Vasiliyeviç’in, Bormanya’nın pek de tanınmayan bir kadın şairiyle bir süreden beri yazıştıklarını biliyordum. Kadın burada, Attalosgrad’da yaşıyordu, birkaç kez davetlerde, edebiyat söyleşilerinde karşılaşmıştım. Orta boylu kumral, biraz şehla bakan gözleri vardı.”

Dayfımiç, hemen tahmin etmişti kadın şairin kim olduğunu. Dostu Vasiliyeviç söz etmişti ondan. Cemalov yavaşlayıp durdu, bir kaç adım geride kalmıştı, kamburunu çıkarmıştı, anlatacaklarının ağırlığını sırtında hissediyordu.

“Bir akşam benim evimde Vasiliyeviç ile dertleşiyorduk, konu ister istemez Marinka’ya gelmişti. Vasiliyeviç birden ayağa kalkmış kendi ifadesiyle ‘kara, şehla gözlü kadını’ olağanüstü bir canlılıkla hatırlamış gözünden birkaç damla yaş dökülmüştü. Sonuna kadar içtiği sigarayı, sanki bu hayali söndürür gibi aceleyle küllüğe bastırıp yeni bir tane yakmış ve odada bir aşağı bir yukarı dolaşmaya başlamıştı. Onunla geçirdiği anlar hayalinde art arda canlanıyordu. Onunla son buluşmasını, o sırada kendisini ele geçirmiş olan o tensel tutkuyu, bu tutku tatmin edilmediğinde hissettiği hayal kırıklığını anımsamıştı. ‘Onu seviyordum, o gece onu güzel, tertemiz bir aşkla gerçekten seviyordum’ diye inlercesine konuşmuştu.”

Yolun yokuş olan kısmını farkına varmadan çıkmışlar, kan ter içinde kalmışlardı. Az ileride, kenarda bulunan iri kayaların üzerine oturup birer sigara yaktılar. Cemalov yanında taşıdığı çantanın içinden iki bardak ve bir funtluk votka şişesi çıkardı. Votka içmek için bundan daha güzel bir an olamazdı. Cemalov, anlattıklarını âdeta o an yaşıyormuşçasına heyecanlanmıştı. Dayfımiç, dostu Vasiliyeviç’i kederle anmayı hiç düşlememişti. Hızlıca birer kadeh içtiler, peşinden ikincisi ve derken üçüncüsü. Cemalov şişe ve bardakları ağır ağır çantasına koydu ve ayaklandı. Dayfımiç de peşinden yürümeye başladı.



“Her ne kadar üzülse de bunları anımsamak ve bana anlatmak Vasiliyeviç’in hoşuna gidiyordu. Hatta bir keresinde Marinka hakkında ileri geri konuşan bir şairle kavga etmesine ramak kaldığını, başka bir arkadaşının da ona arka çıktığını ve bunun sonucunda da o arkadaşıyla daha da yakınlaştığını anlatıyordu.”

Dayfımiç bu arkadaşın kim olduğunu merak etti, hatta onu kıskandığını, dostunun uzun süredir kendisinden uzak durmasının nedeninin bu adam olduğunu düşündü.

“O gün, yani Vasiliyeviç’in Attalosgrad’dan ayrılacağı gün, henüz gün ağarmadan bir grup arkadaşla birlikte ava gitmiştik. Geceden çok kar yağmıştı, on kapiklik Bormanya posta pulları gibi iri iri kar parçalarıyla baştan aşağı kaplı çam ağaçları arasındaki daracık yolda, kızağımız salına salına, gürültü etmeden gidiyordu. Birisi karanlıkta kızıl ateşini parlatarak hoş kokulu bir sigara içiyordu. Uşağım Ertanov, dizlerine kadar karın içinde o kızaktan bu kızağa koşup duruyor, derin karlarda dolaşan ve kavak kabuklarını kemiren geyikleri, ılık soluklarıyla doldurdukları inlerinde yatan ayıları anlatıyordu. Av bereketli geçmiş, aynı akşam enfes bir sofra kurmuştuk. Vasiliyeviç’in treni tam gece yarısı, buradan iki verst ilerideki Güney ve Kuzey Bormanya demiryollarının kesiştiği küçük, ıssız bir istasyondan kalkıyordu. Vasiliyeviç, dünya nihilist örgütler birliğinin Birinci Yanternasyonel toplantısı için Kuzeye, Prusya’ya gidiyordu ve bildiğim kadarıyla oradan çıkacak karara göre bir takım direniş hareketlerine fiili destek vermesi gerekecekti. İstasyona tek başına gitmekte ısrar etti, biz de onu yolcu ettikten sonra dağılmıştık. Odama çekilmiş kahve ve puro eşliğinde günün yorgunluğunu atmaya çalışıyordum.”

Koruya nihayet ulaşmışlardı, bekçi küçük kulubesinden çıkarak onları kapıda karşıladı. Cemalov ile çok eskiden tanıştıkları belliydi, saygıyla eğilerek ellerini sıktı.

“Bay Cemalov, bu ne güzel bir sürpriz, sizi beklemiyordum.”

“Ben de, ben de dostum. Eşiniz hanımefendi evdeyse bize mütevazi bir sofra hazırlamasını kendisinden rica edebilir misiniz? Şu parayı alın lütfen ve hemen biraz meze ve votka alın bize.”

Bekçi, Cemalov’un cömertliğini bilirdi, hiç ikiletmeden atına atlayıp en yakın çiftlikten alışveriş yapmak üzere ayrıldı. Bekçinin karısı konuşmaları duymuş, onları sobanın karşısında, koruya bakan pencerenin önündeki masaya oturtmuştu. Cemalov çantasındaki bardakları ve şişeyi çıkarıp masaya koydu. Birer kadeh içtiler.

“O geceyi çok net hatırlıyorum Dayfımiç, karanlık, rüzgarlı bir geceydi. Kar kâh iri iri kâh tipi şeklinde yağıyor, iki şazen ilerisi görünmüyordu. Dediğim gibi odamda dinleniyordum, kapının çok sertçe ve durmaksızın vurulduğunu odamdan işitebiliyordum. O saatte gelen birinin iyi haberler getirmeyeceğini düşünerek alt kata doğru inmeye başladım. Ertanov kapıyı açmış, kardan neredeyse bembeyaz olmuş bir kadını salona alıyordu. Onu birden tanıdım, Marinka idi gelen. Hemen yanına gittim, ellerime sarıldı, buz gibiydi. En az bir verstlik yolu yürüyerek gelmişti. Oturmasını, bir bardak çay ya da votka içmesini teklif etmeme rağmen asla kabul etmedi. Şiddetli öksürüklerle kesilen konuşmasında hemen istasyona gitmek istediğini söylüyor ve kendisine eşlik etmemi rica ediyordu.”



“Çıldırmış olmalı, hem de o havada?”

“Evet dostum, ben de buna benzer şeyler söyledim ama beni dinlemiyordu, bir an önce Vasiliyeviç’in trenine yetişmek istiyordu. Uşağımı en yakın çiftlikten bir araba bulması için göndermeyi önerdim, ancak bu havada hiçbir arabacının yola çıkmayacağını kendisi de biliyordu.”

Bekçinin hanımı iri vücudunu taşımaktan yorulmuş bir halde masaya bir parça siyah ekmek, turşu ve domuz yağı dolu bir kase bıraktı.

“Sizinle geldiğimiz bu yolun devamında, korunun içinden geçen ve istasyona epeyce kestirme bir yürüme yolu olduğunu Marinka da biliyordu, gecenin karanlığında tek başına gitmekten korktuğunu söyleyip kendisine eşlik etmemi rica etti. Öyle bir havada yırtıcı hayvanlara meze olmak işten bile değildi. Sırtıma tüfeğimi alarak, koyun postundan yapılmış şapkamı giyip, ayaklarımı da keçeye sararak yola çıktım. Marinka’ya da içi koyun postu kaplı bir asker kaputu vermiştim, ayaklarını o da keçeye sarmıştı. Evden çıkıp hızlı hızlı yürümeye başladık. Ayaklarımızın altındaki kardan ne yol belliydi ne de iz. Orman, yanmayan bir sobanın içi gibi kapkaraydı. Yolu çok iyi bildiğim halde bir noktadan itibaren yanlış bir yöne sapmış olmalıyım ki trenin sadece üç dakika durduğu küçük istasyona tahminimizden daha geç varabilmiştik.”

Bekçi gürültüyle içeri girdi, elinde beş funtluk votka, iri bir dana jambon, ciğer ezmesi ve peynir bulunan tepsiyi masaya bıraktı. Paranın üstünü vermek istercesine elini cebine attığında Cemalov bir kaş hareketiyle buna gerek olmadığını işaret etti. Bekçi yerlere kadar eğilerek çıktı odadan.

“İstasyona vardığımızda ikinci kampana çalınmıştı, Marinka koşarak perona çıkmış, Vasiliyeviç’i birinci mevki vagonun penceresinden hemen görmüştü. Vagonun içi çok aydınlıktı. Ceketlerini çıkarmış iki subay kadife koltuklara oturmuş kağıt oynuyorlardı. Pencerenin önünde, üstünde kalın mumlar yanan küçük masanın yanında oturuyordu Vasiliyeviç. Elindeki kitaba öyle dalmıştı ki peronda, tam karşısında dikildiğimiz halde bizi görmüyordu. Marinka, soğuktan buz kesmiş elleriyle pencereyi tıklattı fakat tam bu sırada üçüncü kampana çaldı ve tren yavaş yavaş kıpırdamaya başladı. Önce geriye gitti, sonra yerinden oynayan vagonlar birbiri ardınca ilerlemeye başladı. Marinka bir kez daha camı tıklattı. Bir yandan pencereden içeri bakıyor bir yandan da vagonun yanından yürüyordu. Vasiliyeviç nihayet onu görmüştü, pencereyi indirmek istedi ama beceremedi. Tüm gücünü kullanarak tekrar zorladı ve ancak bir karış kadar indirebildi. Tren hızlanıyordu, Marinka geri kalmamak için adımlarını hızlandırmıştı fakat tren hızını gitgide arttırıyordu. Vasiliyeviç tam pencereyi indirebildiği anda kondüktör Marinka’yı kenara itip vagona atladı.”

Cemalov her şeyi o anda yaşıyormuşçasına heyecanlanmıştı. Tabakasını açarak Dayfımiç’e sigarasından ikram etti, kadehleri tazeledi. Biraz soluklandıktan sonra anlatmaya devam etti.

“Marinka geride kalmıştı ama peronun karlı tahtaları üzerinde hâlâ koşuyordu; aniden peron bitti ve düşmemek için kendini zor tuttu. Bu kez de raylar boyunca koşuyordu ama birinci mevki vagonu çok ilerideydi artık. Yanından ikinci mevki, sonra üçüncü mevki vagonları geçti, ama o hâlâ koşuyordu. Arkasında feneriyle son vagon da geçip gittiğinde istasyonun dışına çıkmıştı. Tipi üzerine saldırıyor, başından örtüsünü sıyırıyor ve bir yandan elbisesini bacaklarına yapıştırıyordu. Rüzgâr başörtüsünü uçurmuştu ama o hâlâ koşuyordu.”

Cemalov susmuştu, elinin parmaklarını sırayla tahta masaya vuruyor, bir yandan da istemsizce ayağını sallıyordu. Dayfımiç şaşkındı, Marinka’nın, dostu Vasiliyeviç’in burada kaldığı süre boyunca ona söylemediği ama son dakikada trene koşturduğu şeyin ne olduğunu merak etti. Kadehleri doldurdu, Cemalov’u beklemeden içti.

“Peki siz, daha sonra Vasiliyeviç ile bir daha görüşebildiniz mi Cemalov?”

“Hayır, kendisini en son o zaman görmüştüm. Fakat…”

“Evet?”

“Fakat kulağıma bir takım haberler gelmedi değil. Bir ihbar üzerine, Prusya’da trenden iner inmez tutuklanmış ve bir çalışma kampına gönderilmiş. Tabi bunlar teyide muhtaç bilgiler, Prusya’daki bir takım tanıdıklarıma mektuplar yazdım, nereye gönderildiğini bulmaya çalışıyorlar, ancak Vasiliyeviç’in durumunun ‘en üst seviyede’ takip edildiği, bilgi almanın çok zor olduğunu söylediler.”

“Peki Marinka nerede? Belki ona yazmıştır.”

“Ehm, evet, Petersburg istasyonundan gönderilmiş bir kart ulaşmıştı ona, yerleşir yerleşmez ona adresini yazacağını söylüyordu ama…”

“Yazmamış mı peki?”

“Dostum duymadınız mı yoksa?”

“Neyi?”

“...”

“Söyleyin bana Cemalov, neyi duymadım mı?”

“Dostum, Marinka o görüşmemizden bir ay kadar sonra… Tanrı günahlarını bağışlasın…”

“Ama nasıl olur? Ne oldu, bir kaza mı?”

“Herkes farklı şeyler söyledi ama bildiğim kadarıyla o gün doktoru ona verem olduğunu ve sağlığına çok dikkat etmesi gerektiğini, böylece altı ay kadar daha yaşayabileceğini söylemiş. O gece, soğuk ve tipi yüzünden hastalığı daha da ilerlemiş ve çok geçmeden…”

“Anlayamıyorum Cemalov, eğer ki dostum Vasiliyeviç ondan bir ışık görseydi, eminim yanında kalırdı. Vasiliyeviç’i gitmeye iten neden, Marinka’nın tavizsiz mesafesi olmalı. Dostumu tanıyorum çünkü…”

Bir süre ikisi de konuşmadı, camdan içeriye giren ılık bahar rüzgarı masanın örtüsünü sallıyor, korunun derinliklerinden ıslığa benzer sesler duyuluyordu.

“Tuhaf hatta ironik olan ne biliyor musunuz Cemalov? Marinka’nın bir şiirinden bir dize hatırlıyorum, aklımda kaldığı kadarıyla şöyle diyordu: ‘Rüzgârdandır kadınlar, savururlar savrulurken.’

“Dostum, bazen aşk, ömür boyu açılıp kapanan, açılıp kapanan bir yaradır.”



Esinlenmeler/Alıntılar: Tolstoy, DHE

5 Aralık 2018 Çarşamba

Noel Ziyareti (Bölüm 84)




Dayfım Dayfımiç:

Dayfımiç Noel’den iki hafta kadar önce dostu Cemalov’dan bir mektup aldı. Cemalov noel tatilinde kendisini Güney Bormanya’nın şirin beldesi Attalosgrad’a davet ediyordu. Yapacak daha iyi bir işi olmadığını düşünen Dayfımiç uşağıyla birlikte Haydargrad Garından, Bormanya Demir Yollarının tarifeli seferiyle yola çıktılar. İki gün, iki gece süren seyahatin sonunda Attalosgrad Garına vardıklarında Dayfımiç’in kulağında bitmek bilmeyen ray tıkırtıları yankılanmaya devam ediyordu. Gar, onda geçmişte olmasına karşın, tam da o an oluyormuşcasına bir tedirginlik uyandırdı. Uşağını azarlayarak derhal bir yaylı bulmasını, orada daha fazla duramayacağını haykırdı.

Cemalov’un küçük bir bahçe içindeki iki katlı mütevazi evini portakal ve limon ağaçları sarmıştı. Dallardaki sarı ve turuncuların yeşil yapraklarla uyumu Dayfımiç’in nedense keyfini kaçırdı. Uşağından önce kapının ipine kuvvetlice birkaç kez asıldı. Telaşla kapıyı açan uşağı beklemeden salona daldı. Üst kattan Cemalov’un sesi geliyordu.

“Ertanov, kim o kapıyı yırtacakmış gibi çalan kuzum, bu ne densizliktir!”
“Uzaklardan gelen bir densiz” diye haykırdı Dayfımiç.

Cemalov sesin sahibini tanımıştı, merdivenlerden koşarcasına inip dostuna sarıldı. Dayfımiç’i bu kadar çabuk beklemiyordu, doğrusunu söylemek gerekirse geleceğinden bile emin değildi.

* * * *

Akşam yemeğini birlikte yedikten sonra Cemalov’un çalışma odasına geçtiler. Cemalov, özel bir ahşap kutuda sakladığı Kübanya purolarından ikram etti. Kahve ve konyak eşliğinde tatlı bir sohbete daldılar. Derken Cemalov, doğru anın gelmesini bekliyormuş da şimdi tam zamanıymış gibi konuyu Yvatzemenova’ya getirdi.



“Evet dostum, son görüşmemizde bahsettiniz şu kız, neydi adı? Sohbetimizin en tatlı yerinde bana bir tren hikâyesinden bahsetmiştiniz ve ısrarlarıma rağmen anlatmamıştınız. Belki şimdi zamanıdır, ne dersiniz?

“Dostum, bütün aşkların bir seyahate ihtiyacı vardır ve bence bütün aşklar sembolik bir yolculuktur. Takdir edersin ki bu yolculukların da vücut bulmaya, yaşanmaya gereksinimi vardır.”

Cemalov elindeki küçük çanı çıngırdatıp uşağını çağırdı, kulağına eğilerek bir takım emirler verdi. Uşak başını onaylayarak eğip yavaşça odadan çıktı.

“İnsan gençken duygularının kitaplarda okuduğu duygular gibi olmasını istiyor. Yaşamını bir anda altüst etmesini, yeni bir gerçeklik yaratmasını istiyor.”

“Bittabi dostum, bittabi. Çok iyi anlıyorum sizi.”

“Yvatzemenova ile o zamanlar pek düzenli olmasa da mektuplaşıyorduk. Tahmin edeceğiniz üzere, onun her yazdığına karşılık ben dört, bazen beş mektup gönderiyordum. Üstelik ilkini de mektubunu okur okumaz. Ondan gelecek cevabı beklemenin verdiği tedirginliği, ona bir mektup daha yazarak üzerimden atmaya çalışıyordum.

“Ama dostum bu tek yönlü, bir bakıma bir monolog değil mi? Bununla nasıl kurtuluyordunuz tedirginliğinizden?”

“Tek yönlü olduğundan çok emin değilim dostum, çünkü yazarken onunla konuşuyormuşum,  kendimi ona anlatmam için sınırlı bir süre varmış da o süre içinde en iyi şekilde ifade etmeye çalışıyormuşum gibi geliyordu. Yazarken yeni yeni duygular, sözcükler, ifadeler keşfediyordum, onunla konuşuyordum adeta.”

“Peki sonra? Tren yolculuğundan söz etmiştiniz.”

Uşak, elinde bir tepsiyle yavaşça odaya girdi. Sehpanın üzerine votka, tuzlu balık, meyve ve Afyongrad sodası bırakıp sessizce çekildi. Cemalov dostunun kadehini doldurup yavaşça uzattı. Dayfımiç bir dikişte içip, boşalan bardağı Cemalov’a uzattı.


“Ah evet, beni trenlere küstürecek bir yolculuktu o. Dediğim gibi mektuplaşmalarımızdan birinde Yvatzemenova, Güney Bormanya’daki evlerinden, Avrupa’ya gitmek üzere bir ay kadar sonra yola çıkacağını yazıyordu. Yolculuğun en azından bir bölümünde onunla baş başa kalabilmenin coşkusuyla hemen demiryollarında çalışan bir dostuma uğrayıp, o tarihlerdeki tüm tren tarifelerini edindim. Yvatzemenova’ya  seferlerden hangisine bineceğini bir mektupla sordum. Bana seyahat tarihini, hangi vagonda olacağını da bildiren bir mektup gönderdi. Ben de buna göre Konstaninaburg’dan, Angoragrad’a seyahat edecek ve Angoragrad garında trene binecektim. İşin zor kısmı, tren Angoragrad’a gecenin birinde geliyordu. Aralık ayında Angoragrad soğuğunu bilir misiniz dostum?

“Bilmez miyim dostum. Ömrümün en kıymetli üç yılını Angoragrad süvari alayında geçirdim.”

Dayfımiç tahta kutudan bir puro daha alıp yaktı. Ayağa kalkıp pencereye yürüdü; camdan dışarı bakıp mırıldanır gibi devam etti.


“Kararlaştırılan saatte orada oldum, tahmin edeceğiniz üzere Bormanya Demir Yolları hiçbir zaman kendi tarifesine sadık kalmaz. Tren tam iki saat gecikti. Gecenin üçünde trene bindiğimde onunla geçireceğim sadece birkaç saatim kalmıştı çünkü hava aydınlandığında Yvatzemenova’nın kompartımanında horul horul uyuyan babası onun nerede olduğunu merak edecekti.”

Cemalov dostunu can kulağıyla dinliyor, onun dikkatini dağıtacak hiçbir harekette bulunmuyordu.

“Vagonun diğer ucunda bulunan benim kompartımanımda buluştuk. Kondüktöre önceden yiyecek ve içecek bir şeyler sipariş etmiş, onun rahatı için tüm ayrıntıları düşünmüştüm. İlk kadehlerimizi içtiğimizde biraz daha sakinleşmiştim.”

Dışarıdan, çok uzaklardan Attalosgrad Garından kalkan trenin düdük sesini duydular.



“Karşılıklı oturuyorduk, Yvatzemenova gözlerini dikmiş bana bakıyordu. Dostum, sizi temin ederim ki o yeşil gözlere üç saniyeden fazla bakabilmek güçtür. Yüzünü görmek, ama pırıl pırıl bir ışık altında görmek için kıvranıyordum. Ne düşünüyordu bu yüz, bana nasıl bakıyordu bu gözler? Bir yandan hınzırca bana bakarken, bir yandan da bir eliyle kıvır kıvır sarı saçlarıyla oynuyordu. Ayağa kalkıp pencereye yanaştım, sigaramı tüttürürken:

“Beni bağışlayın Yvatzemenova, düşüncelerimi açıklamakta zorlanıyorum. Daha doğrusu pek alışkın değilim. Üstelik size bu kadar yakınken.”
“Bu buluşmayı en ince ayrıntısına kadar planlayan siz mi söylüyorsunuz bunu?”
“Olup bitenler, şu an siz burada…”
“Evet?”
“İnsan içinde kopan fırtınaları yüksek sesle söyleyebilir mi Yvatzemenova?”
“İnsan hissettiklerini neden söyleyemesin ki, anlayamıyorum.”
 “Siz söyleyebilir misiniz peki?”

Kısa bir duraksamadan sonra Yvatzemenova,
 “Yapabilirim,”

Başımı eğmiştim o anda ve,

 “Siz benden daha mutlusunuz.”

Yvatzemenova soran bakışlarla baktı bana.

 “Nasıl isterseniz,” diye devam etti, “ama içimden bir ses, bizim boşuna bir araya gelmediğimizi, iyi arkadaş olabileceğimizi söylüyor. Sizdeki bu, nasıl söylemeli, gerginlik, tutukluk eninde sonunda kaybolacaktır eminim, ne dersiniz?”

 “Siz bende bir tutukluk, gerginlik mi fark ettiniz?”
 “Evet.”
 “Ve bu tutukluğun nedenini bilmek, içimde ne olup bittiğini öğrenmek istiyorsunuz. Öyle mi?”
 “Evet,” diye tekrarladı Yvatzemenova.
 “Ve söylersem öfkelenmeyeceksiniz?”
 “Hayır.”
 “Hayır mı?”

Elbette daha önce birkaç kızla tanışmıştım ama onların kendilerine olan özgüvenleri beni beceriksizleştirmişti. O an yaşadığım da bundan farklı değildi. Arkam dönük duruyordum.

 “Öyleyse söylüyorum, sizi seviyorum, aptalca belki ama seviyorum... İşte istediğinizi elde ettiniz.”

Yvatzemenova ayağa kalkmıştı. Ellerini bana doğru uzattığını kompartmanın camındaki yansımasından görebiliyordum. Alnımı soğuk cama dayamış, derin nefesler alıyordum. Bütün vücudum titriyordu. Ama bu çekingenliğimden gelen bir titreme değildi, aşkımı itiraf etmemle ortaya çıkan tatlı bir korku da değildi. İçimde çarpışıp duran, boğazımı düğümleyen belki biraz da öfkeli bir tutkuydu.

 “Dayfım Dayfımiç,” dedi Yvatzemenova ve sesinde bir şefkat belirtisi vardı.

O an hızla döndüm ve ellerini yakalayıp kendime çektim. Burnumu kıvır kıvır saçlarına gömmüş, olanca gücümle sarılıyordum. Bir an, çok kısa bir an da olsa onun da bana sarıldığını hissettim ama kolları iki yanından sallanıyordu. Onu bırakıp hızla geri çekildim.

 “Sevmek mi?”
Unuttuğu çok önemli bir şey birden aklına gelmiş gibi durdu Yvatzemenova.
 “Beni yanlış anladınız,” diye fısıldadı telaşlı bir korkuyla. Dudaklarımı kanatırcasına ısırdım ve dışarı çıktım.


Gece bir not yazarak kondüktöre verdim ve notumu Yvatzemenova ulaştırmasını rica ettim. Aklımda kaldığı kadarıyla şöyle demiştim:


“Yvatzemenova, içiniz rahat olsun... Karşınızda, aklını başına toplamış ve yaptığı aptallıkları başkalarının da unutmasını isteyen bir insan var artık. Uzun bir süre için uzaklara gidiyorum ve kabul edersiniz ki sizin kadar duygusuz olamıyorum; beni nefretle hatırladığınız düşüncesini yanımda götürmek hoşuma gitmeyecek. Umarım bu geceyi unutursunuz. Sevgiler D.”

Cemalov dolu votka bardağını dostuna uzattı.
 “Kaç yıl oldu dostum?”
 “Sanırım dört ya da beş.”
 “Hiçbir yerde zaman, Bormanya’da olduğundan daha hızlı geçmez” dedi Cemalov ve bardağı tepesine dikti.



Alıntılar/Esinlenme: Turgenyev

12 Haziran 2018 Salı



Demeto Oblomoviç:
Demeto Oblomoviç bunca yıldır -alerjik bünyesi yüzünden- bütün boğazına düşkünlüğüne rağmen, ağzına çiçek balı değdirmemişti. Zaten çok hareketli, hiperaktif şahsiyetlerle ‘donunda arı var’ diye dalga geçer, hayatı bütün miskinliği ile sürdürmeyi meziyet sayardı. Fakat ister ilahi adalet ister karma olarak adlandıralım; arılarla ilgili bütün sakınımlarına rağmen Dayfımiçlerden ayrıldığı gece başına gelenler, her türlü tasavvuru aşacak boyutta, onu bu hipotezleriyle sınadı.

Dayfımiç’in birinci sınıf votkasının cazibesine dayanamayarak, fazladan içtiği birkaç kadehin de etkisiyle, zor bela soyunup, gecelik entarisini giydi. Hazmı kolaylaştırmak için limonlu bir maden suyu hazırlaması için uşağını gecenin o vakti olmasına rağmen, umursamadan uyandırarak talimatlarını yağdırıp verandaya kuruldu. Fakat heyhaaat.

Oturmasıyla zıplayarak kalkması bir oldu. Gecelik entari içindeki bir böcek ısırmıştı bile. Alerjiden ödü kopan Oblomoviç, entarinin üstünden etine asılan canavarı sökerek aldı, henüz ne olduğunu bilmiyordu bile. Maden suyuyla gelen uşağa çığlık çığlığa yardım etmesi için yalvarırken, böceği görmek üzere entariyi ters yüz ederek iki parmağı arasında ezmeden çıkarıp inceledi. Aman tanrım. Tabii ki en korktuğu şey başına gelmişti. Arı!!!

Benzeri bir olayı ilk kez yıllar önce bir Evropa seyahatinde yaşamıştı. Memlekette rastlamadığı arıyı Büyük Britanya’da Londra’nın göbeğinde bulmaklığıyla dalga geçercesine, kahkahalar içinde anlatmaktan keyif duyardı. Tabii bu hikâye ediş ancak travmasını atlattıktan yıllarca sonrasına denk gelir, o başka.

Nerden bilebilirdi ki, yıllar ve yıllar sonra aynı yerden, benzer bir eşek arısının gazabına uğrayacağını.

Zavallı Oblomoviç alerji korkusu ile uşağın getirdiği amonyaklı pamuğu poposunun sol kanadında ne kadar uzunca tutmuşsa artık, bir süre sonra başka bir yangı ile yüz yüze geldi: Amonyak yanığı.

Ertesi gün gittiği doktorun ilk pansumanı ve önerilerinden sonra, günde iki kez uşağın yardımı ile pansuman yapsa da, artık oturamaz, yatamaz hale gelmişti. Geceleri muhteşem göbeği yüzünden yüzükoyun yatamadığından, artık sağına yatıyor, poposunu pencereden gelen serinletici esintisiye dönerek uyumaya çalışıyordu.

Ne yazık ki, pansumanların işe yaramadığını gören Oblomoviç, tekrar doktorundan randevu aldığında, kent merkezindeki büyük hastanenin yanık cerrahisine sevk edildi.

Zavallıcık artık ne okuyabiliyor ne de yazabiliyordu. Hayatı, kanepeye kurulup yatmaktan, oradan kalkıp berjerinde okumaktan yahut Josephin koltukta sineklenirken eş dost mektubuna göz gezdirmekten ibaret olan Oblomoviç, ayakta kalmaya mahkûm edilmişti. Donunda arı var diye dalga geçtiği insanlardan ne farkı kalacaktı bu gidişle? Ayakta okumayı tecrübe etti bir süre, konsantre olamadı. Masa başı okuyucuydu zatıâlileri, farklısını yapabileceğine güveni tersyüz olarak bu sevdadan vazgeçti. Üstelik hafta sonu sayfiyeye davetliydi, onca güzel kadının yanında yüzemeden, bir kıyıda, sadece aynı tarafına kaykılarak yatacağını düşünürken bütün arılara lanetler savuruyordu içinden.

 Oblomoviç ki, hantallığı sadece yüzerken belli olmazdı!

4 Haziran 2018 Pazartesi


Gospodin Yefremoviç:

Basit insanlar, basit basit diye iç geçirdi saygıdeğer Yefremoviç,

Bir türlü idrak mi edemiyorlar yoksa işlerine mi gelmiyor, bunu anlamıyorum. Teslisin sırlarına vakıf, en karmaşık teolojik meselelerde bile köydeki fırıncıdan kundura tamircisine, hatta aç gözlü kedim Tütovka'ya kadar herkesin bir fikri var ama iş patates ekimine gelince nuh diyor peygamber demiyor mendebur herifler. Neymiş efendim şeytan elmasıymış. Bu hokkabazları kilisede toplayıp güneşin doğuşundan batışına kadar patatesin ne kadar faydalı bir ekin olduğunu, delik ceplerine birkaç kapik daha gireceğini anlattım ama sadece yüzüme boş boş bakarak meydan okudular.

"Evet evet" dedi Yefremoviç,
"Meydan okuma bu anlamamazlık değil."

Bu azatlı mikroplar ayak sürüyerek bana engel olacaklarını sanıyorlar. Zira komünde sabaha kadar fesat kazanını kaynatmışlar. Tanrı korkusu ve Çar efendimize saygısı tartışılmaz muhterem, Peder Dolgurukin birkaç kapik karşılığında bana olan biten her şeyi anlattı. Ama ben bunun hakkından geleceğim.

Ekelim diyordu sefil mujik Alekseyev, fakat nereye ekeceğiz Gospodin Yefremoviç?

Kilise ne kadar dolu olursa olsun, Çar gelince elbet oturacak bir yer bulur, dedim.
İç çekiş ve homurdanmaları doğru yolda olduğumu gösteriyor. Şu hokkabaz güya toplumcu ve havai gençlerden birinin yazdığı, Tarihte Süngünün Rolü... Yo hayır neydi? Barut? O da değil!

Pek bayıldıkları mujikler bakalım şu şehirli beylere pabucunu bir gün nasıl ters giydirecek, ömrüm vefa ederse görürüm, dedi. Muhtemelen göremeyecekti ama keyfine diyecek yoktu.

General kendini villasına çekilmiş Roma diktatörü Sulla sanıyor herhalde, dedi Marina Yelkenoviç. İç çekti, esnedi, mektubunu okumaya devam etti,

"Hmm, nerede kalmıştık, hah evet basit insanlar..."

28 Mayıs 2018 Pazartesi




Dayfım Dayfımiç:
Marina Yelkenoviç’in mektubu, postaya verildikten bir ay kadar sonra Dayfımiç’e ulaşmıştı. Haydargrad Politeknik okulundan arkadaşı Cemalov ile olan görüşmesinin sabahında, istikameti belli olmayan bir seyahate çıkmış, uşağına da Tekfurdağı’ndaki general dedesinden kalan mütevazı eve giderek dönüşünü beklemesini emretmişti. Tekfurdağı’ndaki eve henüz varıp banyosunu alarak verandaya oturduğunda, uşağı tepsi içinde votkasıyla birlikte bir düzine de mektup getirdi. Gönderenlere hızlıca bakıp birçoğunu tepsiye geri bıraktı. Ancak bir tanesini görünce birden durgunlaştı. Sevgili dostu Marina Yelkenoviç’ten geliyordu. Zarfın üzerindeki kırmızı şarap lekelerinden anladığı kadarıyla, mektup yazıldıktan sonra epeyce bekletilmiş olmalıydı. Koltuğuna iyice yerleşerek mektubu okumaya başladı.

...çoğunu zaten sen de biliyorsun, burada tekrarlamama gerek yok. Ama şunu bil ki basit denilen insanlarla anlaşmak benim için hep zor olmuştur, söylenenin aksine bu insanlar aslında en karmaşık olanlardır. Bunlarla ilişkimi tamamen kestim, çünkü beni yoruyorlardı. En basit insanların en iddialılar olduğu nihayet kafama dank etti. Benim gibiler, bir topluluğa tahammül edemezler. Beni ölesiye sıkan, hiçbir şey vermeyen erkek topluluklarını bırakalı epeyce oldu. Tahmin edeceğin üzere, kadın toplukları da çok geçmeden sinirlerime dokunuyor. Hasılı her iki cinsten de uzağım şimdi.

Dayfımiç uşağına seslenerek Tekfurdağı rakiyası ile bir parça Voronej peyniri ve Kırkavoç kavunu, mahzenden de bir miktar kar alıp bir kova içinde getirmesini emretti. Yelkenoviç’in mektubunu okumaya devam etti.

… mektubunda artık yaşlandığını, köklü değişikliler için çok geç olduğunu yazmışsın. Yaşlısın demek, benim kadar da mı yaşlısın? Ne kadar yaşlı olursak olalım, hep bir dönüşüm bekleriz, hem de mutlak bir dönüşüm. Benim için bu gerçekten de onlarca yıl geride kaldı. Eski arkadaşlarım ya öldü ya da mutsuz bir yaşam sürüyorlar. Yaşayanlar da eğer delirmedilerse artık beni ilgilendirmiyorlar. Hemen hepimiz bir düşünceye saplanıp kaldık ve bu arada yaşlandık. Nadiren de olsa buluştuğumuzda, aradan onlarca yıl geçmiş olmasına rağmen, hiç zaman geçmemiş gibi boş laflar ediyorlar.

Kova içinde iyice soğumuş olan rakiyasından büyük bir yudum aldı Dayfımiç, yoğun anason tadı damağından kulaklarına kadar yayıldı. Kimilerinin aksine, o rakiyasına su katmaz, sek içerdi. Bormanya’nın neyi ünlü diye düşündü bir an ve aklına rakiyadan başka bir şey gelmedi. Dilindeki burukluğu bir parça Voronej peyniri ve Kırkavoç kavunu ile giderdi.

Bu sözlerimle içini kararttığımın farkındayım ama yaşlanmış olmanın iyi bir yanı da var. Hayatım boyunca beni tanımlayan kimi sözcüklerden kurtuldum örneğin. Kimileri bunu düşkünlük hali diye tanımlayabilir, hatta bazen de kendini rezil etmek de diyebilirler. Ama gerçekte durum böyle değil. Düşmemek, en azından bir süre daha önemlidir yaşlı için ama sonra bu da önemini kaybeder, gittikçe hafiflersin...

Boşalan kadehini tazeleyen uşağı, konunun Yvatzemenova’ya geldiğin bilmişçesine Dayfımiç’e sigara uzattı.

...sevgili dostum, sen aşıksın. Yıllardır “Hangi kadın bu daracık alana sıkışmış birini sevebilir?” sorusuyla ortalıkta dolaşan sen, sonunda aşkın aslında pek de güzel sezdiğin tuzaklarından birine yakalanmışsın işte. Hem de zorluğu adından belli bir kadının şüphesiz ki pek güzel ve zarif ellerinin kurduğu bir tuzağa. Sebepsiz büyümeyeceğini, benim gibi amaçsız ölmeyeceğini düşünmek bile beni mutlu ediyor.



Esinlenmeler: Thomas Bernhard

23 Mayıs 2018 Çarşamba


Armanovya Nalitişna:

Armanovya teyzesinden döndüğünde evini ne kadar özlediğinin farkına vardı. On beş gün kalmıştı orada. Her gün neler yapacakları önceden belliydi; bu ölçülü, biraz resmiyete kaçan düzen içinde geçen günlük hayat ona göre değildi hiç. Sabahları saat sekizde herkes çay sofrasının başına toplanıyordu. Çaydan öğle yemeğine kadar serbesttiler. Yemeğin ardından bir araya gelip gazetelerdeki tefrika romanlardan söz ediyorlardı. Akşamları kısa gezintiler yapmak mümkündü. Saat on buçuk olduğunda hepsi odasına çekiliyor, teyzesi bu arada saygıda kusur etme kaygısıyla hâlden hâle giren üniformalı uşaklara ve kahyalara ertesi gün için gereken emirleri vermiş oluyordu. Erkenden yatma fikri Armanovya’yı ilk bir iki gün sıkıntıdan patlatacak gibi olmuş ama bu durum yanında getirdiği kitaplarla baş başa kalmasına ve birkaç satır da yazmasına vesile olunca akşamın gelmesini sabırsızlıkla beklemeye başlamıştı.

Ev ahalisi birbiriyle konuşmaktan pek zevk almıyordu sanki, birbirlerini anlamaktan uzaktılar. Bu sağırlaşma, evde gerçekten birileri yaşıyor mu, diye düşündürüyordu kimi zaman Armanovya’ya.  Fakat her gün okudukları tefrikalardan söz ederken gözlerine yerleşen ışıltı, seslerindeki tatlılık da dikkatinden kaçmamıştı. Hatta tek ortak konuları abartılı duygular ve davranışlarla dolu bu melodramlardı. Kendi katılaşmışlıklarının yarattığı boşluğu bunlarla mı dolduruyorlardı acaba? Sert çatışmalar ve şiddetli çarpışmalar; kanlı, acımasız ve kaba konular, mucizenin ve şansın egemenliği; ani, genellikle gerekçesiz yön değiştirmeler, tuhaf rastlantılar; gerilimin ve rahatlamanın sürekli olarak değişimi; zorlu, acımasız oyunlar, kumpaslar...  O dünyanın dışında kalan Armanovya Nalitişna’ydı.

Yvatzemenova çaya geldiğinde hoş bir sohbete daldılar. Armanovya evinde, arkadaşıyla olduğu için şükretti. Bu yakınlığı nasıl da özlemişti.  Konu tefrika romanlara geldiğinde, birçok yerde melodramın önemini yitirdiğini söyledi Yvatzemenova.  Romantik ironi diye bir kavramdan söz etti. Metin yazarları, kahramanların çelişkilerini, huzursuzluklarını ve gerilimlerini anlatırken gözlerini kendi içlerine çevirmeyi öğrenmişlerdi, yani bilinç dışını keşfetmişlerdi. Çelişkiler yumağı olan insanı keşfetmek yok edici bir kuşkuculuk içine düşürmez miydi yazarları peki? Yvatzemenova, ironinin bu şekliyle insanı ahlaki ve içsel değere sahip her şeyin boşunalığı, nesnel ve mutlak geçerli olan her şeyin geçersizliği düşüncesine götürebileceğini söyledi. Yani dedi Armanovya, Hegel’in sözlerini hatırlayarak, ego bu bakış açısında kalırsa kendi öznelliği dışında kalan her şey ona geçersiz ve boş mu görünür?  Evet, diye cevapladı Yvatzemenova, bu öznellik içi oyuk ve boş hale gelir ve bizzat salt boşunalık olur.

Arkadaşı gittikten sonra uzun uzun düşündü Armanovya Nalitişna. Birkaç kitap karıştırdı. Schlegel, modern sanatı ve sonrasını büyük ölçüde etkileyen romantik ironiyi “özfarkındalık” ve “özçelişki” kavramlarıyla açıklıyordu. Kendisiyle çelişmeyen bir sanat yapıtının da eksik ve tamamlanmamış olduğunu ileri sürüyordu. Ona göre dünya temelde çelişik bir bütündü ve bütünlük içinde salt ve görece olan yana yana bulunuyordu. Yaşamı bir oyun olarak algılayan sanatçı her şeye kuş bakışı bakabildiği için bütün çelişkileri görüp onları dengeleme ve uzlaştırma olgunluğuna ulaşıyordu.
 Demeto Oblomoviç’le bu  meseleleri  konuşmayı ne kadar isterdi.  Ama Oblomoviç son zamanlarda boğazına öyle düşmüştü ki gözü nerdeyse bademlerden, somonlardan; antrikot, kontrfile ve bonfilelerden başka bir şey görmez olmuştu. Birisi ona, kendisinden önce o koca göbeğinin kadınların burnunun dibine kadar geldiğini söylemeliydi.

Belki de en iyisi ona bir mektup yazmaktı.



Alıntılar / Göndermeler: Tufan Karabulut – Modern Tiyatro




4 Nisan 2018 Çarşamba

Marina Yelkenoviç1




Marina Yelkenoviç:

Aylar sonra kapımda bir alacaklı gibi sesini duyurmaya çalışan posta görevlisini bulduğumda günlerden şuydu diyemeyeceğim. Uzun zamandır gelip giden olmadığından, günlük tutmayı da azalan kâğıt ve mürekkep yüzünden bıraktığımdan, akıp giden bir zamanın tam ortasında oturmuş o zamanın sonunu bekliyorum.

Mektup genç dostum Dayfımiç’tendi. Titreyen ellerimle götürüp artık iki kitap bir kupalık yerinin tozunun alındığı kocaman masanın üstüne bıraktım. Dün geceden beri fazladan yanan muma acımadan, sayfaları arasına gömüldüğüm kitaptan rastgele bir sayfa açtım.

Ey altın saçlı Aphrodite
Kaç kez yakarmışımdır
Benim alın yazım da
Öyle olsun diye.*

Bunca yıl sonra yeniden içine düştüğüm mısralar beni niçin böyle yakıyor? Yaşlılığın, yalnızlığın beklenen emareleri mi şu başıma gelenler? Acının tortusunu bir avuç tuz gibi içime bırakıp giden, eski bir aşkın yeniden harlaması ne kadar da garip ve beklenmedik. Ben bu acıyı yıllar yıllar önce kuşanıp kabullenmedim mi? Hem ne var ki acının kekre tadından başka hâlâ hayatta olduğumu hatırlatacak?

Yalnızlığıma adeta bahar güneşi gibi doğan mektup bir kitap ötemde ışıldarken, neden inanılmaz bir sevinç duyuyor da açıp okumayı ihmal ediyorum? Belki beni bunca vakit ihmal eden sevgili dostum Dayfimiç’e kırgınım. Ama düşünüp aklımı yeniden zorladığımda, bu tür dünyevi duyguları terk edeli çok oldu, diyorum. Hayatı olduğu gibi kabul edip içime sarmayı bir büyük aşktan öğrendiğim günden beri. Aşk ki biz ölümlülerin yaratıp, dünyaya korkup çekinmeden varlık nefesimizden üflediğimiz en şaşaalı masaldır. O masalın sonunu kendince kim nasıl yazarsa yazsın o varlığını son insanın son nefesine dek sürdürecek.

Beni bunca ihmal edip merakta bırakan dostumun başına kötü şeyler mi geldi yoksa korkusu, mektubu daha fazla bekletmekten alıkoydu beni sonunda. Dayfimiç özürler, selamlar, iyilik dileklerinden sonra biraz havadan sudan bahsetmiş. Vasiliyeviç’in kendini iyi hissetmediği için uzun bir tatile çıktığını, Karsbad kaplıcalarında olduğunu yazmış. Bir an Vasiliyeviç’i sıcak kükürtlü suların içinde kıpkırmızı ve buruşmuş parmaklarıyla düşünmek beni gülümsetti doğrusu. Hatta birkaç ufak kahkaha attım da epeydir duymadığım kendi sesimden ürktüm, işte bu inanılır gibi değil.

Bana birçok defa sözünü ettiği okul arkadaşı Cemalov’un Güney Bormanya’ya geldiği onunla Bolşoy Otel’de buluştuklarını yazmış sonra. Aman allahım, işte tam da bu satırlarda deli gibi atmaya başladı kalbim.

“Aşktan kaçınma da bir bakıma acıdan kaçınma anlamına gelir.”
“Zamanın acıları her zaman iyileştirmediğini bilecek kadar bilgesiniz üstelik.”

Bütün bu cümleler de ne anlama geliyor, kalbim günlerdir böyle mevzularla kendini için için dağlarken nasıl bir tesadüf bu böyle diye şaşkınlıkta sürüklenirken, bir isim parlayıp sönüyor kâğıtta, Yvatzemenova. Tanrım dostum aşık! Yıllardır “Hangi kadın bu daracık alana sıkışmış birini sevebilir?” sorusuyla ortalıkta dolaşan Dayfimiç sonunda aşkın, aslında pek de güzel sezdiği tuzaklarından birine yakalanmış işte. Hem de zorluğu adından belli bir kadının şüphesiz pek güzel ve zarif ellerinin kurduğu bir tuzağa. Mektubu akşama dek öpe seve, ağlayarak, dostumun acısından canım yanarak, bir yandan artık sebepsiz büyümeyeceğini, amaçsız ölmeyeceğini bilerek defalarca okudum.

Güneş battığında, Dinyeper’den esen rüzgâr benimle birlikte eskimiş evimin pencerelerinde uğultuya döndüğünde, salonun havası sırtımı mektubun heyecanına katıp ürperttiğinde şömineyi ve mumları yaktım, mutfakta bulduğum son iki şişe şarabın birini açtım – böyle bir gece için yeterli bile sayılmazdı- her ihtimale karşı birkaç kağıt çektim önüme ve yazmaya başladım;

Sevgili dostum Dayfım Dayfimiç

*Sappho