28 Mayıs 2018 Pazartesi




Dayfım Dayfımiç:
Marina Yelkenoviç’in mektubu, postaya verildikten bir ay kadar sonra Dayfımiç’e ulaşmıştı. Haydargrad Politeknik okulundan arkadaşı Cemalov ile olan görüşmesinin sabahında, istikameti belli olmayan bir seyahate çıkmış, uşağına da Tekfurdağı’ndaki general dedesinden kalan mütevazı eve giderek dönüşünü beklemesini emretmişti. Tekfurdağı’ndaki eve henüz varıp banyosunu alarak verandaya oturduğunda, uşağı tepsi içinde votkasıyla birlikte bir düzine de mektup getirdi. Gönderenlere hızlıca bakıp birçoğunu tepsiye geri bıraktı. Ancak bir tanesini görünce birden durgunlaştı. Sevgili dostu Marina Yelkenoviç’ten geliyordu. Zarfın üzerindeki kırmızı şarap lekelerinden anladığı kadarıyla, mektup yazıldıktan sonra epeyce bekletilmiş olmalıydı. Koltuğuna iyice yerleşerek mektubu okumaya başladı.

...çoğunu zaten sen de biliyorsun, burada tekrarlamama gerek yok. Ama şunu bil ki basit denilen insanlarla anlaşmak benim için hep zor olmuştur, söylenenin aksine bu insanlar aslında en karmaşık olanlardır. Bunlarla ilişkimi tamamen kestim, çünkü beni yoruyorlardı. En basit insanların en iddialılar olduğu nihayet kafama dank etti. Benim gibiler, bir topluluğa tahammül edemezler. Beni ölesiye sıkan, hiçbir şey vermeyen erkek topluluklarını bırakalı epeyce oldu. Tahmin edeceğin üzere, kadın toplukları da çok geçmeden sinirlerime dokunuyor. Hasılı her iki cinsten de uzağım şimdi.

Dayfımiç uşağına seslenerek Tekfurdağı rakiyası ile bir parça Voronej peyniri ve Kırkavoç kavunu, mahzenden de bir miktar kar alıp bir kova içinde getirmesini emretti. Yelkenoviç’in mektubunu okumaya devam etti.

… mektubunda artık yaşlandığını, köklü değişikliler için çok geç olduğunu yazmışsın. Yaşlısın demek, benim kadar da mı yaşlısın? Ne kadar yaşlı olursak olalım, hep bir dönüşüm bekleriz, hem de mutlak bir dönüşüm. Benim için bu gerçekten de onlarca yıl geride kaldı. Eski arkadaşlarım ya öldü ya da mutsuz bir yaşam sürüyorlar. Yaşayanlar da eğer delirmedilerse artık beni ilgilendirmiyorlar. Hemen hepimiz bir düşünceye saplanıp kaldık ve bu arada yaşlandık. Nadiren de olsa buluştuğumuzda, aradan onlarca yıl geçmiş olmasına rağmen, hiç zaman geçmemiş gibi boş laflar ediyorlar.

Kova içinde iyice soğumuş olan rakiyasından büyük bir yudum aldı Dayfımiç, yoğun anason tadı damağından kulaklarına kadar yayıldı. Kimilerinin aksine, o rakiyasına su katmaz, sek içerdi. Bormanya’nın neyi ünlü diye düşündü bir an ve aklına rakiyadan başka bir şey gelmedi. Dilindeki burukluğu bir parça Voronej peyniri ve Kırkavoç kavunu ile giderdi.

Bu sözlerimle içini kararttığımın farkındayım ama yaşlanmış olmanın iyi bir yanı da var. Hayatım boyunca beni tanımlayan kimi sözcüklerden kurtuldum örneğin. Kimileri bunu düşkünlük hali diye tanımlayabilir, hatta bazen de kendini rezil etmek de diyebilirler. Ama gerçekte durum böyle değil. Düşmemek, en azından bir süre daha önemlidir yaşlı için ama sonra bu da önemini kaybeder, gittikçe hafiflersin...

Boşalan kadehini tazeleyen uşağı, konunun Yvatzemenova’ya geldiğin bilmişçesine Dayfımiç’e sigara uzattı.

...sevgili dostum, sen aşıksın. Yıllardır “Hangi kadın bu daracık alana sıkışmış birini sevebilir?” sorusuyla ortalıkta dolaşan sen, sonunda aşkın aslında pek de güzel sezdiğin tuzaklarından birine yakalanmışsın işte. Hem de zorluğu adından belli bir kadının şüphesiz ki pek güzel ve zarif ellerinin kurduğu bir tuzağa. Sebepsiz büyümeyeceğini, benim gibi amaçsız ölmeyeceğini düşünmek bile beni mutlu ediyor.



Esinlenmeler: Thomas Bernhard

23 Mayıs 2018 Çarşamba


Armanovya Nalitişna:

Armanovya teyzesinden döndüğünde evini ne kadar özlediğinin farkına vardı. On beş gün kalmıştı orada. Her gün neler yapacakları önceden belliydi; bu ölçülü, biraz resmiyete kaçan düzen içinde geçen günlük hayat ona göre değildi hiç. Sabahları saat sekizde herkes çay sofrasının başına toplanıyordu. Çaydan öğle yemeğine kadar serbesttiler. Yemeğin ardından bir araya gelip gazetelerdeki tefrika romanlardan söz ediyorlardı. Akşamları kısa gezintiler yapmak mümkündü. Saat on buçuk olduğunda hepsi odasına çekiliyor, teyzesi bu arada saygıda kusur etme kaygısıyla hâlden hâle giren üniformalı uşaklara ve kahyalara ertesi gün için gereken emirleri vermiş oluyordu. Erkenden yatma fikri Armanovya’yı ilk bir iki gün sıkıntıdan patlatacak gibi olmuş ama bu durum yanında getirdiği kitaplarla baş başa kalmasına ve birkaç satır da yazmasına vesile olunca akşamın gelmesini sabırsızlıkla beklemeye başlamıştı.

Ev ahalisi birbiriyle konuşmaktan pek zevk almıyordu sanki, birbirlerini anlamaktan uzaktılar. Bu sağırlaşma, evde gerçekten birileri yaşıyor mu, diye düşündürüyordu kimi zaman Armanovya’ya.  Fakat her gün okudukları tefrikalardan söz ederken gözlerine yerleşen ışıltı, seslerindeki tatlılık da dikkatinden kaçmamıştı. Hatta tek ortak konuları abartılı duygular ve davranışlarla dolu bu melodramlardı. Kendi katılaşmışlıklarının yarattığı boşluğu bunlarla mı dolduruyorlardı acaba? Sert çatışmalar ve şiddetli çarpışmalar; kanlı, acımasız ve kaba konular, mucizenin ve şansın egemenliği; ani, genellikle gerekçesiz yön değiştirmeler, tuhaf rastlantılar; gerilimin ve rahatlamanın sürekli olarak değişimi; zorlu, acımasız oyunlar, kumpaslar...  O dünyanın dışında kalan Armanovya Nalitişna’ydı.

Yvatzemenova çaya geldiğinde hoş bir sohbete daldılar. Armanovya evinde, arkadaşıyla olduğu için şükretti. Bu yakınlığı nasıl da özlemişti.  Konu tefrika romanlara geldiğinde, birçok yerde melodramın önemini yitirdiğini söyledi Yvatzemenova.  Romantik ironi diye bir kavramdan söz etti. Metin yazarları, kahramanların çelişkilerini, huzursuzluklarını ve gerilimlerini anlatırken gözlerini kendi içlerine çevirmeyi öğrenmişlerdi, yani bilinç dışını keşfetmişlerdi. Çelişkiler yumağı olan insanı keşfetmek yok edici bir kuşkuculuk içine düşürmez miydi yazarları peki? Yvatzemenova, ironinin bu şekliyle insanı ahlaki ve içsel değere sahip her şeyin boşunalığı, nesnel ve mutlak geçerli olan her şeyin geçersizliği düşüncesine götürebileceğini söyledi. Yani dedi Armanovya, Hegel’in sözlerini hatırlayarak, ego bu bakış açısında kalırsa kendi öznelliği dışında kalan her şey ona geçersiz ve boş mu görünür?  Evet, diye cevapladı Yvatzemenova, bu öznellik içi oyuk ve boş hale gelir ve bizzat salt boşunalık olur.

Arkadaşı gittikten sonra uzun uzun düşündü Armanovya Nalitişna. Birkaç kitap karıştırdı. Schlegel, modern sanatı ve sonrasını büyük ölçüde etkileyen romantik ironiyi “özfarkındalık” ve “özçelişki” kavramlarıyla açıklıyordu. Kendisiyle çelişmeyen bir sanat yapıtının da eksik ve tamamlanmamış olduğunu ileri sürüyordu. Ona göre dünya temelde çelişik bir bütündü ve bütünlük içinde salt ve görece olan yana yana bulunuyordu. Yaşamı bir oyun olarak algılayan sanatçı her şeye kuş bakışı bakabildiği için bütün çelişkileri görüp onları dengeleme ve uzlaştırma olgunluğuna ulaşıyordu.
 Demeto Oblomoviç’le bu  meseleleri  konuşmayı ne kadar isterdi.  Ama Oblomoviç son zamanlarda boğazına öyle düşmüştü ki gözü nerdeyse bademlerden, somonlardan; antrikot, kontrfile ve bonfilelerden başka bir şey görmez olmuştu. Birisi ona, kendisinden önce o koca göbeğinin kadınların burnunun dibine kadar geldiğini söylemeliydi.

Belki de en iyisi ona bir mektup yazmaktı.



Alıntılar / Göndermeler: Tufan Karabulut – Modern Tiyatro