9 Ağustos 2016 Salı



Dayfım Dayfımiç:
Bir süreden beridir belinde hissettiği ağrılar nedeniyle doktora giden Dayfım Dayfımiç’e deniz kıyısında sıcak bir tatil önerilmişti. O da Tekfurdağı’ndaki general dedesinden kalan mütevazı eve yerleşmişti. Birkaç aydır Istanbolgrad’a uğramamış, hatta gazete bile okumamıştı. Bir akşam kıyıdaki lokantalardan birinde yemek yerken yan masada münekkit Semyon Semyonoviç’i görmüş, etrafını saran genç kız ve erkeklerin sayısına şaşırmıştı. Çevresinde pervane oluyorlar, lafını daha havadayken kapıyorlardı. Birisi sigarasını yakıyor, diğeri votkasını dolduruyor, bir diğeri ise elinde küllük ile yanında dikiliyordu. Bir ara Dayfımiç ile göz göze geldiler. Resmen tanışmıyor olsalar da, Dayfımiç’in onun hakkında düşündükleri kulağına gitmişti. Şüphesiz bu lafları taşıyan da Demeto Oblomoviç idi.

“Benimle bir kadeh votka için delikanlı, umarım bu iyiliği benden esirgemezsiniz?”

Dayfımiç’in duymazdan gelebilme imkânı yoktu, yüksek sesle ve doğrudan yüzüne bakarak söylemişti.

“Teşekkür ederim Bay Semyonoviç, ama ben kendi kadehimden içmeyi tercih ederim.”
“Haydi ama, sadece bir kadehçik.”

Dayfımiç istemeye istemeye yerinden doğruldu. Semyonoviç’in sert bakışıyla etrafındaki kalabalık çil yavrusu gibi dağıldı. Dayfımiç boşalan sandalyelerden birine oturduğunda meraklı kalabalık etraflarını sarmıştı hemen.

“Romanınızı okudum Bay Semyonoviç, açık söylemek gerekirse bir eleştirmen için hayli cesur bir davranış sizinkisi. Nereden aklınıza geldi bir roman yazmak?”

“Okumayı istediğim bir roman yazdım diyelim.”

“Anlıyorum, ama başka türlü olması mümkün mü? Yani hangi yazar okumayı istemediği bir roman yazar ki?”

“Kitabım için ‘seni yamalı bohça seni! Senin her bir parçanın nereden alındığını çok iyi bilirim ben!’ demişsiniz. Nereden duyduğumu sormamanızı rica ederim. Bilirsiniz, edebiyat camiası pek geniş değildir memleketimizde. Söylediğiniz söz kulaktan kulağa dolaşır ve en son tekrar size gelir.  Doğrusu edebi birikiminize olan bu özgüveniniz beni heyecanlandırdı. Her neyse, birkaç dergide hikâyelerinizi gördüm Bay Dayfımiç, yeteneğiniz var, neden bizim dergimize de yazmıyorsunuz?”

Semyonoviç’in kitabı hakkında o ifade aslında Varvara İvanova’nın yazlık konutunun da bulunduğu Yaloba Oblast’ına yaptığı ziyarette geçmişti. İlginç olan, bunu Dayfımiç değil, V.İvanovna söylemişti. Bu lafların Semyonoviç’e nasıl gittiğine şaşırırken birden aklına Demeto Oblomoviç geldi. Az kalsın “Incroyable!” diye çığlık atacaktı. “Pes doğrusu,” dedi. Adamın kabiliyetine şapka çıkarmaktan başka çare yoktu.

“Günümüz edebiyatı eski kuşağın etkisi altında ve açıkçası yazılanlar bir öncekinin tekrarından başka bir şey değil. Ama yine de gençlere güvenmek gerek.” diye devam etti sözüne Semyonoviç.

Dayfımiç, etrafını sarmış ve hepsi de Semyonoviç’in ağzının içine bakan kalabalığı taradı gözleriyle ve “Böyle gençlere mi Bay Semyonoviç? Biraz önce de söylediğim üzere ben votkamı kendi kadehimden içmeyi tercih ederim.”

Semyonoviç asla sinirlenmiyor, bir öğretmen şefkatiyle gülümsüyordu. “Ben yok, Bay Dayfımiç. Biz varız. Biz yoksak hiçbir şey yoktur. Bir genç yazar, ne kadar yetenekli olursa olsun bir kalkan tarafından korunmalıdır. Dergi bir kalkandır, gruplar bir kalkandır, kitap ekleri birer kalkandır.”

Semyonoviç’in kadehini dolduran kadını birden anımsadı Dayfımiç. Bu kadın taşradan kısa hikâyeler yazan Neselenivo’dan başkası olamazdı. Sohbete bir yerden dâhil olmak istiyor, ancak Semyonoviç’ten çekiniyordu. Hafif bir baş hareketiyle Semyonoviç’ten beklediği onayı alınca söze girdi.

“Bizi nasıl gördüğünüzü bilmiyorum Bay Dayfımiç, ama inanın her yolu denedim adımı duyurmak için. Koskoca Semyonoviç, benim çok çabalayarak elde ettiğim şan şöhreti vaat ediyor size ve siz kalkmış burun kıvırıyorsunuz.” dedi ve durakladı.  Hikâyelerinde de böyle duraklamalardan hoşlanırdı. Bu ona yalnızca bir romancı değil, doğuştan bir hikâyeci olduğu duygusunu veriyordu. Bir keresinde kitap tanıtma yazıları yazan birisi onun hakkında şöyle yazmıştı: “Neselinova'da, hikâye ve hikâyeciye güvenebilirsiniz.” Ona bir kasa şampanya göndermişti. "Sen sen ol salaklık etme Dayfımiç. O, elinden tutmadan bir yere varabileceğini mi sanıyorsun?"

Neselinova’nın aradaki mesafeyi birdenbire kaldıran hitap şekli Dayfımiç’i şaşırtsa da aynı tonda cevap vermeye karar verdi.
"Ne yani, sen tamamen ona mı bağımlısın? Ben olmamayı tercih ederim."
Semyon Semyonoviç’in, yüzü tik ve seğirmelerle çarpılarak birden, "Kes sesini!" diye parlayıverince Neselinova neye uğradığını şaşırdı.
"Kusura bakmayın, üstadım, ama bu herif burada olmayı hiç hak etmiyor, güveninizi böyle çarçur etmekte neden bu kadar ısrarcısınız anlamıy..."
Münekkit, "Sesini kesmeni söyledim!" tekrar bağırdı.
"Tamam, ama bana böyle bağırmayın, üstadım."
"İstediğim gibi bağırırım," dedi Semyonoviç, aniden sakinleşip yüzünde beliren meleksi gülümsemesini bu kez Dayfımiç’e çevirmişti. Semyonoviç’in bu ani ruh değişimi şaşırtmıştı Dayfımiç’i. Şaşkınlıkla yüzüne baktığını gören Semyonoviç devam etti sözlerine.
“Mesele gülmek değil, tebessüm etmek. Üstelik durmadan tebessüm etmek. Herkese tebessüm etmek. Bakmayın huysuz, acımasız, kötü kalpli bir edebiyat eleştirmeni olarak tanındığıma, benim işim tebessüm etmektir. Zira bir odada, tek başına, kâğıt kalemle ifa edildiğine bakmayın, edebiyat ziyadesiyle sosyal bir mesaidir. Edebiyatçılar etraflarındaki herkesten nezaket, şefkat ve alaka bekleyen koca çocuklardır, onlarla iyi geçinmek isteyenlerin karşılarında her daim tebessüm etmesi, onları durmadan övmesi ve sevmesi icap eder…”

Sigarasından bir nefes alan Dayfımiç söze girdi.
“Bence yazar, en ufak bir eleştiri karşısında yancıları tarafından pohpohlanıyor, dergiler ya da eleştirmenler tarafından korunuyorsa, bir fırtınanın yaklaştığını görüp altın yaldızlı köşkünde bir aletten öbürüne koşturan, telsizinden aşağı sert emirler yağdıran, iki dirhem bir çekirdek giyinmiş bir kaptanı hayal etmelidir. Lakin geminin alt güvertesinde hiç kimse yoktur; makine dairesi hiç kurulmamıştır ve dümen de yıllar önce kırılmıştır. Kaptan, sadece kendini ve yancılarını değil, yolcuların çoğunu inandıran çok iyi şeyler yapabilir; ancak yüzen dünyalarının sakin bir limana varabilmesi, ona değil, çılgın rüzgârlarla korkunç dalgalara, buzdağlarına ve karşılarına ansızın çıkıveren kayalıklara bağlıdır...”

Tam bu sırada Semyonoviç bir elin omzuna dokunmasıyla çıkıyor daldığı âlemden, başını kaldırıp bakıyor, karşısında memleketin ençoksatanyazarı duruyor, ayağa kalkıyor, el sıkışıp birbirlerine sarılıyorlar. Yazarın ne kadar çok sattığını buradan anlayabilirsiniz diye düşünüyor Dayfımiç: “Münekkit ayağa kalktı, elini sıktı, üstüne üstlük sarıldı. Orta halli satan bir yazar olsaydı ayağa kalkacak, ama elini sıkmakla kalacaktı. Gelen az satan bir yazarsa ayağa kalkmayacak, yüzüne bakıp hafifçe gülümsemekle yetinecekti. Zaten az satan yazar da muhtemelen onun omzuna dokunmaya cesaret edemeyecekti.”



Ayağa kalktı ve tam arkasını dönüp çıkmak üzereyken, Semyonoviç’in gözlerindeki nefreti ve huzursuzluğu görünce,
“Est sularus oth mithas*” dedi ve kapıya doğru yürüdü.
Arkasından Semyonoviç bağırıyordu: “Veritas odium parit.**”



*Onurum hayatımdır.
**Gerçekler nefreti besler.

Esinlenmeler / Göndermeler: Carlos Fuentes, Julian Barnes, Murat Uyurkulak




13 Haziran 2016 Pazartesi


Sedushka Dimitriova:
Yaz mevsimin yaklaştığı hissedilen ılık bir günün sabahında varendaya kurulmuş kahvaltı masasından kalkıp, oturma odasına geçen Sedushka Dimitriova, kitaplığından seçtiği bir kitabı dizlerinin üstüne koymuş, kahvesini yudumluyordu. Aniden gökyüzü karardı, karları bir türlü erimeyen karşı tepenin ardından şimşekler çakmaya, yamacın hemen altında uzanan yemyeşil düzlüğe yıldırımlar yağmaya başladı. Kontes Sedushka istifini bozmadan tam yerinden kalkmaya hazırlanıyordu ki; hepsinden çok daha şiddetli bir gök gürültüsünün ardından, neredeyse binlerce mum yanıyormuş gibi etrafı aydınlatan bir yıldırım belli ki çok yakında bir yere düştü. Kalbi hızla çarpmaya başlayan Sedushka tekrar yerine oturdu. Alyoşa diye bağırmak istedi, boğazını sıkan bir el sanki bağırmasına engel oluyordu.
"Alyoşaaa, Kahya İlginoviç, Kahyaaa" diye bağırmayı tekrar denedi, heyhat gık bile diyemiyordu.
Kalbi daha hızlı çarparken,  kuru otların yanmasına benzeyen çıtırtıları fark etti. Üzerinde bir ağırlık varmış gibi oturduğu yerde debelenmeye başlamıştı. Bağıramıyor, boğazı sıkılıyor, gözlerini daha sıkı kapatıyordu, bir yandan nefes almaya çalışan Sedushka, sonunda gözlerini açmayı başardı. Derin bir nefes alarak şaşkınlıkla odaya baktı.
Uykusuz geçirdiği bu gecenin sabahına yakın bir saatte uyuyabildiğini hatırladı. Neyse ki o korkunç fırtına gerçek değildi.

Aslında çok yakın bir zamanda yaşadıklarının yanında bu kâbus bir hiç sayılırdı. Prens K. Stepançikova Köyü'nü satın almış, Sedushka Petersburg'a gitmeye hazırlanırken, bir gün imparatorluk içinde bir grup insanın Moskova'da çarı devirdikleri haberi ulaşmıştı köye. Petersburg'a gidemeyeceğini anlayan Sedushka bir müddet daha köyde kalmaya karar verdi. Dostlarına sık sık mektupla ulaşmayı denediyse de başaramadı. Kentten gelen bir yakınından, kente de Moskova'dan bazı haberlerin ulaştığı, ancak dostların bunları pek de umursamadığını öğrendi. Nisan ayına doğru ise Bolşevik denilen birilerinin çarı devirenleri de devirdiği haberi geldi. İşler çığırından çıkmıştı. Aynı anda dünya savaşının başladığı haberleri de hızla yayıldı. Köydeki mujikler çoktan Bolşeviklere katılmak üzere köyden ayrıldılar. Kalan yaşlı, kadın ve birkaç çocuk da Sedushka’nın gördüklerinde homurdanmaya başlamışlardı. Bir seferinde Alyoşa'ya seslenmek için dışarı çıkan Sedushka’yı gördüğünde, topallayarak yürüyen, yırtık pırtık elbisesine aldırmayan mujiğin teki yere tükürmüş, küfrettikten sonra haç çıkarmıştı. Sonunda ahırlarda çıkan yangını söndürmek için hiçbir şey yapmayan mujikler, akşam olduğunda meydanda toplanıp aralarında dans edip, içki içmişlerdi. Kâhya İlginoviç, durumun tehlikeli olduğunu, artık çalışamayacağını söylediğinde Sedushka o'na dönüp; "Gidiniz İlginoviç, batan gemiyi önce kertenkeleler terk eder" demişti. İlginoviç, "Hayır Madam kertenkele değil, fare" dediğinde Sedushka çok kızmış, ayaklarını yere vurarak, "defolun bayım" demişti. İlginoviç, her zaman olduğu gibi saygıda kusur etmemiş, geri geri giderek çıkmıştı odadan.

Stepançikova bitmişti artık. Değerli bazı eşyalarını alarak zor şartlar altında Petersburg yakınlarındaki bir kasabaya ulaşan Sedushka hayatın burada çok daha kötü olduğunu gördü.
Varlıklı aileler hızla yurtdışına çıkmaya çalışıyorlardı. Beyazlar ve Kızıllar denen iki grup arasında şiddetli bir iç savaş olduğu belliydi. Uzak bir akrabasıyla tesadüfen karşılaştığı kasabanın meydanında bir kitapçıya girmişler, akrabası ona savaşın her yere dağıldığını, onun da hemen bu ülkeden uzaklaşması gerektiğini söylemişti. Ülke dışına kaçmak için ona yardım edeceğini söyleyen adam, buna karşılık neredeyse bir servet talep ediyordu Sedushka’dan. Sedushka biraz parası olduğunu, Prens K.'dan da alacağı paranın tamamını alamadığını söylediğinde ise adam boynunu bükmüş; "Madam, elinizde ne varsa verin, ancak lüks bir seyahat edeceğinizi de sanmayın" diyerek, binlerce özür dilemişti.

Bir sürü tehlikeden kıl payı kurtulduğu ve kâbus gibi günlerce süren bir yolculuğun ardından artık yepyeni bir ülkede bulmuştu kendisini Kontes Sedushka. Gelmeden önce ülkelerini terk etmek zorunda kalan bazı tanıdıklarının da bu ülkeye kapağı attıklarını duymuştu. Neyse ki o korkunç iç savaş burada yoktu. Ancak burada yaşamak Sedushka için oldukça zor olacaktı. Giderek azalan parası, yardımcılarının yanında olmayışı, gerçekten zordu...

Az önce pişirdiği Türk kahvesinden bir yudum aldı. Odanın ahşap cumbalı penceresine çevirdi başını. Kulakları yırtarcasına bir ses yayıldı sokağa... "Sıcıyaaaak Simiiiith ..çiiii" Yüreği hopladı Kontes Sedushka’nın ve fısıldadı;  "Oh mon Dieu, quel gâchis"

10 Şubat 2016 Çarşamba


Demeto Oblomoviç:
Demeto Oblomoviç  midesindeki kazınmayı bastırmak bahanesiyle gittiği, aşçısını pek beğenmemekle beraber, yemeklerini yenilebilir bulduğu restoranın neredeyse en arka köşesinde oturan Dayfımiç’le Vasiliyeviç’in arasındaki nispeten rahat sandalyeye kuruldu. Doğrusu nezaket gösterip masalarına davet etmeselerdi de bir bahane bulup oturması zor olmayacaktı nasılsa. Yol boyunca konuya nasıl gireceğini düşünmüşken, füme somonun isli tadıyla kendinden geçti, Prens K.'dan bahsetmenin tam sırasıymış gibi geldi o anda nedense. Sıska prensin dişleri arasından ıslıkla tıslama arası sesler çıkararak, gülüş olmayan gülüşüyle anlattığı fıkrayla yumuşak bir giriş yapıvermişti ki, enginar dolmaların çekiciliğine kapıldı. Neyse ki Dayfımiç ve Vasiliyeviç’in aceleleri pek yokmuş gibi görünüyordu da, iki lokma da onlardan atıştırabildi. Boynuna sıkıştırdığı peçetesinin ucuyla dudaklarındaki zeytinyağını silip, Vasiliyeviç’in tekrar doldurduğu votkasını dikerken, gözleriyle Dayfımiç’in gözlerinde bir umutsuzluk emaresi aradı, ‘’Ne ketum adam’’ diye düşünerek, bulamadığı izleri kendisi yaratmaya karar verdi. Oblomoviç’in yemekten başka kusuru olmayan, hassas, filozof ruhuna bu komploları kurmak çok ağır gelse de; sohbeti ilerlettikçe bundan tarifsiz bir zevk aldığını keşfedip, kendi iç dünyası hakkındaki bu karanlık yönün, şimdiye kadar hiç farkında olmadığına hayret ederken yakaladı kendisini. Bu konuyu ilerde tekrar ele almaya içinden söz verip Dayfımiç’i kışkırtacak verilerle donatmaya devam etti, ince ince komplosunu bezeyip sunarken, masada ne var ne yok, silip süpürdü. Mozaik pasta, ahh o mozaik pastada şefin bütün kusurlarını içinden affediverdi.

İşte şimdi zehirli okları hedefini bulmuş olmalıydı ki  Dayfımiç’in göz bebeklerinde şimdiye kadar tek pulun oynadığını görmeyen Oblomoviç, onun bir çeşit çaresizlik hissiyle Vasiliyeviç’e baktığını hissetti. Tanrım, nasıl da tarifsiz bir kıvanç duyuyordu yarattığı atmosferden! Oblomoviç bir an arsızlığından, bir beyefendiye yakışmayan şerefsizce imalarından için için utandıysa da, tekrar, kendi karanlık yönünü, bu kıvanç duygusunu zihninin bir köşesine mimleyip, daha sonra hesaplaşmak üzere erteledi.

Vasiliyeviç imdadına yetişmiş, her zamanki gibi derin felsefi açıklamalarla, kadınların iç dünyasına dair kim bilir kimlerden alıntılar yaparak, uzuuuun uzadıya bir analize girişmişti. Oblomoviç hem Vasiliyeviç’in sözünü kesmek istiyor, hem naturasının bu konulara olan doğuştan ilgisiyle dikkatle dinlemeye çalışıyor, hem Dayfımiç’in reaksiyonunu merak ediyor, hem de garsonun mütemadiyen tazelediği votkasını neredeyse insiyaki bir şekilde peş peşe dikiyordu.

Heyhat! Gün bitmeden kaldırıldığı hastanede ne konuşulanları ne Vasiliyeviç’in uzun analizini, ne de hesaplaşmak için kendisine söz verdiği içindeki karanlığı hatırlayacaktı.

8 Şubat 2016 Pazartesi

Dayfım Dayfımiç:
Oblomoviç’le bu sürpriz karşılaşma Dayfımiç ve Vasiliyeviç’in canını sıkar gibi oldu. Uzun zamandır görüşmemiş olduklarını düşünerek ister istemez masaya davet etmek zorunda kaldılar. Oblomoviç’in dünya yıkılsa umurunda olmayacak rahatlığı kısa zamanda masadakilere de bulaştı. Yiyecek bir şeyler sipariş etmek istediğini, misafir olmasına rağmen ödemeyi kendisinin yapmasına müsaade edilmesini rica etti. Füme somon, söğüş et, haşlanmış deniz ürünleri, iki çeşit salata, soslu patates, enginar dolması ve yumurtanın yanına, çavdar ekmeği, ekşi krema, tereyağı, kıyılmış soğan ve dereotu ile pişirilmiş havyar sipariş etti. Garson masadan uzaklaşırken arkasından seslenerek, meyve şekerlemeleriyle süslenmiş piramit bir pastayla, üzeri kremayla kaplı büyük bir Paşka’yı da siparişine ekledi.

“Kusuruma bakmamanızı rica edeceğim Baylar, yemek yiyeli üç saatten fazla oldu ve içim kıyım kıyım kıyılıyor. Bu arada siz ne yerdiniz, sormayı unuttum?”

Dayfımiç ve Vasiliyeviç kahkahalarını koyverdiler.
“Siz gelmeden önce biz bir şeyler atıştırmıştık Bay Oblomoviç, lütfen keyfinize bakın. Çok uzun zaman oldu görüşmeyeli, neler yapıyorsunuz?” diyerek söze girdi Dayfımiç.

“Biraz ondan, biraz bundan Bay Dayfımiç. Evimden çıkmayı pek sevmediğimi sizler de bilirsiniz, ancak K. Caddesindeki Kanaat Lokantasına pek ünlü bir Fransız şefinin geldiğini duyunca dayanamadım. Sabah kahvaltısını öğle yemeğine bağladığım uzun bir ziyafet çektim kendime. “Tout etait magnifique” *

“Yaşamayı biliyor ve ondan zevk alıyorsunuz Bay Oblomoviç, size imrenmemek elde değil” dedi Vasiliyeviç

“Dostum, şu sözümü unutmayınız: Bu dünyada, yediğiniz ve içtiğiniz yanınıza kâr kalır! Ahaahaha! Bakın bugün Prens K. ile karşılaştım aynı lokantada. Bana sosyetede son zamanlarda pek ünlü olan şu fıkrayı anlattı: Gecenin bir vakti iki kişi koşuyorlarmış. Bir süre sonra  biri, ötekine sormuş: ‘Biz kaçıyor muyduk, yoksa kovalıyor muyduk?’ Öteki, ‘Tanrı şahidim olsun ki ben de unuttum, ama sen yine de her ihtimale karşı, koşmaya devam et!’ Ahahahaha, düşünebiliyor musunuz, ahaha ahaha”

Garson yanında birkaç yardımcısı olduğu halde gelip siparişleri masaya sığdırmaya koyuldu.

“Prens K. diyordum, yakın zamanda Stepançikova'da imiş ve Kontes Sedushka Dimitriova’yı ziyaret etmiş. Uzun süredir Kontes’in köyü satacağı haberleri dolaşıyordu ortalıkta, Prens K. iyi koku alan biridir, yıllar içinde yüksek faizle borç vererek servetine servet katmıştır, ihtimaldir ki Kontes’in borçlarına karşılık köyü zimmetine geçirecektir. Siz neden yemiyorsunuz Baylar? Ha, sevmiyorsunuz demek, neyse kusuruma bakmazsanız ben biraz atıştıracağım ahaha. Bu arada Bay Dayfımiç, Prens K. sizin hakkınızda da bir şeyler söyledi, benden duymuş olmayın. Ah! Şu kızarmış patatesler için ömrümün yarısını gözümü kırpmadan verebilirim, kalan yarısını da enfes havyar için. Ahahah ahahh Hahhaha!”

“Hakkımda ne gibi şeyler söyledi size Prens K.?”
“Her zamanki dedikodular işte. Kontes Dimitriova, sizinle kızı Kontes Nadejda Svobodayeva arasında rabıta kurmuş, güya sizin ona olan ilginizin farkındaymış filan. Söğüş et bütün dertlere devadır dostum, tabii ki yanında enginar dolması ile votka varsa. Ahaha ahahaha… Sağlınıza beyler, Rusya’ya ve sağlığınıza… Ahahah. Nazdrovya!”

“İşitiyor musunuz Bay Vasiliyeviç? Bu Nadejda konusu yıllardır üzerime yapıştı ve bir türlü kurtulmak mümkün olmuyor. Dimitriova’nın ellinci, altmışıncı yaşları geçti gitti, ama on dokuzuncu, yirminci yaşları bir türlü geçmedi. Çöpçatanlık işlerinde kendisini hâlâ söz sahibi sanıyor. Invraisemblable!”**

“Ciddiye almayın dostum, en iyisi ciddiye almamak.”

“Ciddiye almamak ciddi bir iştir, siz de bilirsiniz. Ben tamamen unutmak, hatta yok olmak istiyorum bu konu ne zaman açılsa.”

Oblomoviç’in yüzünden hafif bir tebessüm ve memnuniyet bulutu geçti, ancak bu işittiği konuşmadan mı, yoksa bütün halde ağzına tıkmaya çalıştığı enginar dolmasından mı kaynaklanıyordu, masadakiler bunu anlayamadılar. Nadejda’ya karşı bir süredir samimi hisler beslediğini yakın çevresindekilere açmıştı.
Ağzındaki lokmayı keyifle çevirdikten sonra yavaşça yutan Oblomoviç söze girdi.

“Nadejda’yı bilirsiniz, ayran gönüllüdür biraz. Ahahah hahaha! Sanırım biraz kaba olduğunu düşünüyorsunuz bu ifademin. Haklısınız, ben de kaba buldum. Bakınız sizinle bu konuda aynı görüşteyiz ahahah hhahaha. Ne kadar çok ortak noktamız var ahaha hahha!”
Epeydir sesini çıkarmayan, ama lafa girip girmeme konusunda kararsız duran Vasiliyeviç nihayet suskunluğu bozdu.

“Akıllı olmak bir tür sıradanlıktır sevgili dostum Dayfımiç. Bizler sıradanlıkta çok yetersiz kalıyoruz. Çoğu insan, özellikle de kadınlar, tam da böylesi doğru olduğu için ya da bu doğruluğu kıskandıkları için sıradanlığa tahammül edemezler. Kadınlar daha sıradandır, yani erkeklerden daha akılcıdırlar ve hepsi de kendilerini eğlendirmesi, gülümsetmesi için istisnai bir insanla, yani basiretsiz bir adamla ilişki kurmaktan hoşlanır; çünkü böyle bir tebessüm insanı ister istemez mutlu eder.

Böyle sıra dışı bir adama gıptayla bakmak yersizdir; çünkü onun hayatta gelebileceği bir yer yoktur, bunu anlamak için ona bakmanız yeterli olur ve ona baktığınızda bunu anladığınız için, ona bakmak ruhunuzu ferahlatır. Sıra dışı adamın bunu bilmemesi gerekir tabii ama bazen bilir ve o zaman da sıradanlaşır, yani herkes gibi biri olur. Zira sıra dışı olmak, sonuçta doğru bakmamaya dayanır ve doğru bakan herkes, bunu beceremeyen kişiyle ilişki kurmak ister, bundan maksat kendini rahatlatmaktır; çünkü insanları ve şeyleri sürekli tam oldukları gibi görmek bir eziyet olmalıdır, insan kendisine tıpatıp olduğu haliyle bakılmadığını bilmekten hoşlanır. Yani dünyaya, sanki hâlâ bir çocukmuş gibi azıcık eğri bakmanın ziyadesiyle kendine has bir yolunu bulmuş olan kişi sevilir ve aranır.

Ve kadınlar olağanüstü doğru hükümler verdikleri için, doğru hüküm verebilen erkekleri kıskanırlar ve doğal olarak sağlıklı hüküm noksanlığına, yani arada bir değişikliğe özlem duyarlar; çünkü hepsi de kendi yeteneklerinden sıkılmıştır; sıkılırlar çünkü birbirlerinin doğruluğunu onaylamak zorunda kalmaktan utanmışlardır. Çünkü birbirlerine gülümseme ya da hatta -neden olmasın- birbirlerine kahkahalarla gülme fırsatını pek nadiren yakalarlar.

Kadınlar birbirlerine pek az zevk verirler çünkü akıllı olmak konusunda birbirlerine çok benzedikleri için, hiçbiri diğerlerini kafese koymayı beceremez, onlara oyun edemez, oysa bunun için yanıp tutuşurlar. Çünkü insanları ötekilerin hakkından gelmek kadar eğlendiren başka bir şey yoktur. Maymunları böylesine eğlenceli bulmalarının nedeni budur, köpekleri ve kedileri de ama insan suretine bürünmüş dangalaklar, çocuk kalmışlar hepsinden daha fazla neşelendirir onları.

Ama inançlı ya da safdil bir kişi bunun farkına varacak olursa, kendine haliyle bir önem atfeder ve bu önemine uygun davranışlar sergilemek isteyebilir. Ama içinde bulunduğu durumu idrak etmek belki de ona acı verecektir. Peki ama, ya bu acıyı güzel bulursa ne olur? Ya bu tür bir güzellik onu güldürürse ve böyle bir gülüşte sadece güzellik görürse?”

Oblomoviç’in sandalyesinden düştüğünü gören Dayfımiç ayağa fırladı.


*Her şey mükemmeldi
** İnanılmaz

Alıntılar / Göndermeler: Robert Walser


7 Ocak 2016 Perşembe


Sedushka Dimitriova: 
Hayatı hakkında yeni kararlar almak üzere olan Sedushka Dimitriova, tam karar alacaktı ki, Stepançikova'da alışılmadık bir şey oldu. Mujikler o gün çok hareketliydiler, Kâhya İlginoviç Kontes Dimitriova’nın yemek salonuna geçmesini beklemeden yatak odasının kapısında belirmiş, aralık kapıdan içeri korku ve telaşla fısıldamıştı.

"Hanımım, sevgili annemiz affınıza sığınırım."

"Neler oluyor, nedir bu gürültü patırtı? İlginoviç, içeri girin, yine lüzumsuz bir şey değildir umarım."

Kâhya adeta koşarak odaya girmiş, şöminedeki ateşe odun atmaya hazırlanan hizmetçi yamağına aldırış etmeden, hızlı hızlı,

 "Hanımım çok önemli bir misafirimiz var, kendisini salona aldım, yanında bir sürü uşakla gelmiş, bir görseniz, kaba saba insanlar, onları ahır tarafındaki odaya aldım."

"Sizi sonunda öldürmekten korkuyorum İlginoviç" diye cevap vermişti. "Kuzum, bırakın uşakları falan, kim geldi, kimden bahsediyorsunuz?"

"Hanımım, sevgili annemiz, Prens K, köyümüzü şereflendirdi. Ama bir görseniz, çok pimpirikli birine benziyor."

Kontes kızmış, kâhyayı gevezelik yaptığı için azarlayarak misafirlerine en iyi hizmetin yapılmadığını görürse, herkesi kırbaçlatıp kovacağı tehdidini de savurmuştu. Hizmetçi yamağı olan henüz on altı yaşında ki Alyoşa ise hanımın bu öfkesi karşısında korkudan az daha odunların yanında duran eski Çin vazosunu şömineye atacakken, kendine gelip, Sedushka’nın gazabından son anda kurtulmuş ve Kâhyayla birlikte geri geri odadan çıkarken az daha birbirlerini yaralayacak kadar telaşlanmıştı.

Burada Prens K. hakkında bir şeyler anlatmanın zamanı geldi sevgili okuyucu. Prens K. yaşlı olduğu ilk bakışta anlaşılmazdı, siyah perukası ve makyajıyla oldukça kırışıksız görünen, aslında çok yaşlı olan prensi görenler, pörsük derisinin nasıl böyle düzeldiğine şaşarlardı. Çok şık giyiniyordu, İspanyol tarzı ceketi, beyaz fırfırlı gömleğiyle tıpkı bir manken gibiydi. Hani şömineye dayanmış dururken bir görseniz, cansız bir manken sanabilirdiniz. İlk bakışta, takma olan cam gözü de dikkati çekmiyordu. Bir düello esnasında gözünü kaybettiği söylenirdi. Yürürken hafifçe aksamasının da eski gönül maceralarından kalan bir yaralanma olduğu söylentisi vardı.

Konuşurken söylediklerini unutan, bir şey anlatırken başka bir konuya geçen Prens K.'nın gelişiyle oldukça heyecanlanan Sedushka, adeta koşarak merdivenlerden inerken az daha krinolinini düşürecekti. Krinolini* giyerken belini sıkmadığı için, içinden hizmetçisine lanetler okuyarak salona girmiş, derin bir reveransla Prens K.'yı selamlarken, bir yandan "Şerefler verdiniz, sizi görmek ne güzel saygıdeğer Prensim" dedi.

Prens yaşı oldukça ilerleyen Kontes’e yaklaşmış, "Hiç değişmemişsiniz Madam, gözleriniz hâlâ kara bir elmas gibi parıldıyor,” derken, Sedushka yeşil gözlerini kırpıştırarak, "Ah mon cher, siz de eskisi gibi çok naziksiniz," diyerek derin bir reveransla tekrar Prens’i selamlamıştı.

Yemekten sonra, dinlenmek için odasına çıkan Prens’in yanından ayrılmasıyla, Sedushka kâhyayı çağırmış, akşam yemeği için hazırlanacak yemek listesinde yayın balığını unutmamalarını özellikle istemişti. İkindiye doğru Prens kalkmış, biraz hava almak istediğini söyleyerek, Sedushka'nın koluna girip birlikte yürüyüşe çıkmışlardı. Atlı araba ve iki uşak arkalarından onları izliyordu. Prens'ten şehirde neler olup bittiğini öğrenmek isteyen Sedushka, Çarlık Lotaryasının, dostu Dayfım Dayfımiç'e çıktığını öğrendiğinde "Eine allerliebste geschichte!" diye adeta bağırdı. Nedejda'nın bundan haberi var mı diye düşündü hemen. Dayfımiç'i kısa pantolonlu bir ergen olduğu dönemlerden tanırdı. Sedushka o zamanlar gençti ve henüz Kont Dimitriov ile yeni evlenmişti. Nadja, sevgili kızı Nadejda henüz dünyada yoktu. İleri yıllarda Dayfımiçlerle aile münasebetleri sürmüş, birbirlerine balolarda sıklıkla rastlamışlardı. Dayfımiç'in Nadejda'ya olan ilgisinin de farkındaydı Sedushka. Ama farkında değilmiş gibi görünmeye özen gösterirdi.

Dayfım Dayfımiç'in şehirde hakkında çıkan dedikodular onun da kulağına gelmemiş değildi. "Ah, şu bizim çapkın Dayfımiç’e de bakın hele" dedi, Prens K'nın koluna biraz daha sokularak. 

"Neler yapıyorlar kuzum, anlatsanıza," dedi heyecanla. 

Prens konudan yine uzaklaşmış, “Hâlâ köyünüzü satmayı düşünüyor musunuz madam?" diye sorduğunda şaşırmıştı Kontes. 

"Oh mon dio," dedi içinden, "Aklımdan geçenler bile ne çabuk yayılıyor Moskova'da...” Yanakları kızardı, başını çevirerek hemen arkalarında kalan köye baktı, “Kış güneşinin altında ne kadar da köhne görünüyor,” diye düşündü. Prens’in o sırada “Şivanov diye birinden bahsedildiğini duydum. Mujiklerle bir şeyler çeviriyormuş," dediğini işitmedi bile...

Prens konuşmasına devam ediyordu...

“Bunlar hep Shakespeare yüzünden, o kitapları yasaklamalı bu ülkede, bu modaya kadınlar da uymaya başladı. Saçma azizim saçma...”

(Esinlenmeler: Amcanın Rüyası / Dostoyevsky

*Krinolin: Sert Kıldan Bir Jüpon)


4 Ocak 2016 Pazartesi


Dayfım Dayfımiç:
Dayfımiç ve Vasiliyeviç tarihi binanın tek ve pahalı lokantasında oturmuşlar votka ve meze eşliğinde sohbet ediyorlardı. Dayfımiç tren hareket ederken gara yetişmiş ve son anda Vasiliyeviç’i inmeye ikna etmişti. Koşmaktan kan ter içinde kalmıştı. İskarpinleri ve tozlukları çamurlu, redingotunun bir yanı ıslaktı, şapkasını da yolda düşürmüş, fark ettiğinde durup geri dönememişti.

“Bir süredir görüşemedik dostum, ama izin verirseniz sormak istiyorum. Sizi bu uzun yolculuğa çıkmaya ikna eden nedir?”

“Biraz o, biraz bu, Bay Dayfımiç.”

“Pek konuşmak istemiyorsunuz sanırım, anlıyorum. Yine de her zaman dostunuz olduğumu söylememe izin verin.”

Dayfımiç votkaları tazeledi ve peş peşe birkaç bardak içtiler. Duvar kenarındaki masada genç ve çok güzel bir kadın, kendisinden neredeyse iki katı yaşlı bir subayla yemek yiyor, subayın her söylediğine kahkahalarla gülüyordu. Dayfımiç, Yvatzemenova’yı ve son olanları hatırladı birden. Bu güzel kadın ne kadar da benziyordu ona. Ya da bütün kadınlar ona benziyordu. “Les extrémités se touchent” diye söylendi Dayfımiç.

“Bir rüya gördüm, kafamı epeyce karıştırdı dostum. Size anlatmak isterim” diyerek söze girdi Vasiliyeviç.

“Elbette, elbette!”

“Rüyamda, kapkaranlık bir gökyüzünde uçtuğumu gördüm, bir süre yükseldim ve bir kademede Aynurova isimli bir kadınla karşılaştım, elinde gümüşten bir orak tutuyor ve bana durmamamı, daha da yukarıları çıkmamı işaret ediyordu. Yükselmeye devam ettikçe karanlık azalıyordu. Derken bir başka kadın karşıladı beni, isminin Ustinya olduğunu söyledi. Ancak o da tıpkı Aynurova gibi orada duramayacağımı, daha da yukarılara çıkmam gerektiğini söyleyip beni eliyle yavaşça yukarı itti. O kadar hafiftim ki, o küçük dokunuş bile sanki binlerce verst yükselmemi sağladı. Hızımın kesildiği yerde karşılaştığım kadının ismi Çolpanova’ydı ve elinde bir ayna tutuyordu. Diğerlerinin aksine Çolpanova beni yukarı göndermediği gibi, elimden tutup yükselmemi de engelliyordu. Ne aşağı düşebiliyor, ne de yukarı çıkabiliyordum. Bir yıl kadar uzunmuş gibi gelen bir zaman boyunca orada kaldım, nitekim saçlarım ve sakallarım sanki hiç traş yüzü görmemiş gibiydi. Çırpınıp kurtulmaya çalışırken, yatağımda uyandım. Günlerdir bu rüyayı düşünüyorum dostum ve bir anlam veremiyorum. Doğrusunu söylemek gerekirse, işin içinden de çıkamadım…”

Bir süre sessiz kaldılar. Garson votkalarını tazelerken masaya birer parça biftek ile birlikte börek de bıraktı.

Dayfımiç gümüş tabakasını çıkartarak kendisi ve Vasiliyeviç için birer tütün sardı. İlk dumanla birlikte derin düşüncelere daldı. Sonra aniden, neredeyse haykırarak ayağa fırladı.

“Dostum, bu çok açık bir mesaj aslında!”

“Neyin mesajı Dayfımiç?”

“Bakın, bir inanışa göre, yaşadığımız evrende kocaman boşluğun en altında ölümlülük yeri dünya, en üstünde de ölümsüzlük yeri Zuhal yıldızı vardır. Zuhal yıldızı, evrensel aklın bütün esrarını taşımaktadır, yedinci ve son kattır, ölümsüzlüğe orada erişilir ve parlak bir ışık içindedir. Ruhlar oradan koparak, dünyaya doğru düşerler. Bu düşüş aslında bir sınavdır. Düşüş, büyük ışıktan inildikçe, yavaş yavaş koyulaşan bir karanlığa doğrudur. Ruh, kısa bir sınama için yeryüzüne inip maddeyle birleşecek, ama ona boyun eğmeyecektir. Ruhun maddeye yenilmesi demek, sonsuza dek yok olması demektir.

İnsan ruhu, tanrının çocuğudur ve bir sınava tabidir. Sınavı kazanamazsa, o ruhta bulunan tanrısal ışık sönecek, ışık yalnız başına çıktığı yere dönerek ruhu karanlıkta bırakacaktır. Ruh da, ışıksız kalınca, karanlığın içinde eriyip tükenecektir. Büyük boşluk, inen çıkan ve arada eriyip tükenen sayısız ruhla doludur. Sınavı kazanan ruhlar, yedi kat göğe başarıyla yükselip ölümsüzlüğe kavuşurlar. Mutlak hakikati öğrenirler.

Maddeye boyun eğmeyen başarılı ruh, yeryüzündeki kısa sınavını verdikten sonra, ilk basamak olarak Ay’a yükselir. Ay, düşünce dehâsıdır, elinde gümüş bir orak tutar, doğumları ve ölümleri düzenler. Ruhları cesetlerden kurtararak büyük ışığa doğru çeker.

Göğün ikinci katını yöneten ise Utarit yıldızıdır. Utarit, soyluluk dehâsıdır, sınavını başarıyla vermiş ve birinci katta cesetlerinden ayrılmış ruhlara çıkacakları yolu gösterir. Bu kata çıkan ruhlar, asaletlerini kanıtlamış ruhlardır.

Üçüncü katı Zühre yıldızı yönetir. Zühre, aşk dehâsıdır, elinde aşk aynasını tutar ve birbirlerini unutan ruhlar, aşk aynasında birbirlerini bulurlar.”

Dayfımiç söylediklerinin yeni farkına varmış gibi aniden sustu.

“Özür dilerim dostum, kabalık etmek istememiştim.”

“Boşverin, Dayfımiç. Gün gelecek bu da bir anı olacak. Rira bien qui rira le dernier!”

“Haklısınız”

“Yani diyorsunuz ki, insanlar ölümlü tanrılardır; tanrılar da ölümsüz insanlar?

Tam o sırada lokantanın kapısı açıldı ve içeriye bütün görkemiyle Demeto Oblomoviç girdi.



Demeto Oblomoviç:
Demeto Oblomoviç hafta sonu taşranın kısıtlı olanakları içinde gerçekleşen balonun mahmurluğunu üstünden atmaya çalışırken, bir yandan da tembel ama mutfaktaki başarıları yüzünden bir türlü kapının yolunu gösteremediği uşağının muhteşem tatlısına damağında fazladan tur attırırken, minik şapırtılar çıkardığının farkında bile değildi. Aklını tarotta çıkan kırmızılı kadın kurcalıyordu. Tehlike?

D. Oblomoviç Nostradamus'tan Rasputin'e gelmiş geçmiş bütün bilicilere şüpheyle bakan biri olmakla beraber, onların görülerindeki keskinliği de aklının bir yanı ile sorguluyor, astral alemlerden gönderilen sinyalleri hiç de hafife alamıyordu. Hem henüz yakınlarda büyü ile ilgili bilimsel izahata nasıl arkasını dönebilirdi?

''Atom ve atomaltı düzeylerde bir takım tuhaf elektrik güçlerinin patlayıp birdenbire alev almaları ve amorf parçacıkların eşgüdümlü bir şekilde öne, arkaya, yana doğru fırıl fırıl, sonsuza dek dönüşleri öylesine hesaplanamaz bir hızdadır ki, bunun yanında 'varış', 'yola çıkma', 'süre' ve 'iyi günler' gibi ifadeler anlamsız hale gelir. Büyü'nün gerçekleştiği düzey işte budur.'' tam olarak böyleydi açıklama.

Peki bunun astral düzlemlerdeki işleyişinin de benzer olmadığını kim iddia edebilir? O zaman kırmızılı kadın? Elini boşluğa doğru şöylece omuz başına doğru kaldırıp olmayan bir sineği kovalarcasına sallayıp düşüncelerinden uzaklaşmaya çalışırken sarsak bir hareketle elindeki tatlı tabağından büyükçe bir parçayı yere düşürdü. İşte şimdi fena halde sıkılmıştı canı. Tanrım dedi, ve yine olmayan inancına hayıflanarak ne yahut kim tarafından cezalandırılmakta olduğunu düşünmeye koyuldu.

Düşüncelerini çekmecelere yerleştirmek, düzenlemek, şapşal uşağının, yünlü fanilalarını kışın en üst dolaba kaldırdığı gibi sonuçlandı ve aklı yine balonun müstesna insanlarına doğru kayıverdi. Balonun güzel kadınlarına... Dayfımiç gibi dansettiği görülmemiş bir mıymıntı balonun en güzel kadınını dansa kaldırmıştı. Durup durup o sahneyi düşünüyordu. Vasiliyeviç'le durumu bir müzakere etmeliydi. Ne de olsa Dayfımiç'in en eski dostuydu, aralarında sırdı, sıraydı yoktu bildiği kadarıyla.

Ah ama acele etmese miydi? Bir Amati bir Stradivaryus'tan daha kıymetli sayılabilir miydi? İki kadın arasında bu benzetme abesle iştigal sayılırdı. Biri diğerinden güzel, beriki ötekinden zeki değildi ki? İki paha biçilmezle diğer lütiyeler arasında seçim yapmak bu kadar kolayken, iki kaşıkçı elmasını birbiriyle kıyaslamak? Belki talihi yaver giderdi de Dayfımiç tarottaki kırmızılıyı seçerdi. Duyduğuna göre Boşdepov'un atlı arabasıyla yolda kalmıştı. Bu bir işaret olabilirdi, evet evet bu bir işaret olmalıydı.

İşte, astral lanet kendisinden başkalarına dönmüştü bile? Neşesi yerine gelen D. Oblomoviç koca bir dilim daha kesti tatlıdan, 'un yok' demişti uşak, 'galeta unundan geliyor bu ağızda dağılma hissi'. Vasiliyeviç ile en kısa zamanda buluşacak, işin aslını astarını öğrenecekti. Gerçi o bilge adamın teknik terimler arasına sıkıştırdığı felsefi yorumlardan ne kadarını anlayabilirse o olacaktı elde edeceği ama bu düşünce yıldırmadı Oblomoviç'i. Ne zaman Vasiliyeviç'le konuşsa '' kendi ülkemde olmadığımı ve bütün çabalarıma rağmen konuştuğunuz dili anlamadığımı itiraf etmeliyim'' repliğiyle sonlanırdı muhabbetleri.

( Esintiler= Zanaatkâr/ R. Sennet. Alıntılar= Tom Robbins/ Sıska Bacaklar ve Kafka anacımlar )

Sedushka Dimitriova:
Balolar, düğünler, bir araya gelmeler mevsimi tüm gücüyle başkentte sürerken, Stepançikova köyünün çok uzaklarında kalan dostlarından arasıra da olsa haber almak Sedushka'yı teselli edemiyordu. Bu sessiz, köhne köyde sıkıntıdan patlayacak gibi hissediyordu, neyse ki yakın bir zamanda uzun bir yoldan geldiği belli bir atlının atı, boylu boyunca köyün yakınlarında uzandığı yerde bulunmuş, köylüler önce atlıya bir şey olduğunu sanarak telaşa kapılmışlardı, sonra atın çatlayarak öldüğünü, sahibine ise bir şey olmadığını anlayınca sakinleşmişlerdi de hayatına bir renk gelmişti... Atlı çiflik evinde birkaç gün konuk edilmiş ve bu arada Sedushka ile önemli bir bilgi paylaşmıştı... Sedushka ise tüm hayatını altüst edecek bir karar almak üzereydi...

"Çelişkiler, çelişkiler vesselam," diye düşündü burnunu soğuk cama dayayıp, oluşan buğunun arkasında kalan sisli manzaraya daldı gitti...


Dayfım Dayfımiç:
Lokanta vakasından birkaç hafta sonra Dayfımiç kendini sokağa atmış, Ü. İlçesinin dar sokaklarında Kasım’ın son güneşini de sırtında hissede hissede yürüyordu. Evde geçen günler kabus gibiydi. Durdukça acı üzerinde birikmiş, biriktikçe boğmuştu. Kaç saattir dışarıda olduğunu hatırlamasa da, yürüye yürüye Ç. Tepesi’ne geldiğini yeni fark etmişti. Hem nefeslenmek, hem de bir şeyler atıştırmak için, Ü. Vikontluğunun işletmekte olduğu meydandaki tek lokantaya gitti. İçeri girdiğinde, sadece birkaç masa dışında neredeyse salonun boş olduğunu gördü. Cam kenarındakilerden birine doğru yürümeye başlamıştı ki, arkasından birileri seslendi.

“Bay Dayfımiç, Bay Dayfımiç!”

Dönüp baktığında üç-dört masa arkasında duvar dibine sinmiş gibi oturan Agayev Beleşin Boşdepov’u gördü. Bu karşılaşmadan pek memnun olmasa da, istemeye istemeye masasına gitti.

“Bay Dayfımiç, lütfen buyrun, masamıza şeref verin”

Dayfımiç kalkacakmış gibi kenara oturdu.

“Nasılsınız Bay Boşdepov, epeydir görüşmüyoruz. Her şey yolundadır umarım.”

“Çok teşekkürler Bay Dayfımiç, bildiğiniz gibi işte. Aç mısınız? Ben de bir şeyler yiyecektim, bana eşlik etmenizi dilerim”

Dayfımiç’in bu oldubittiye canı sıkılmıştı, ama kaçacak yeri de yoktu. Saatlerdir yürümüş, kurtlar gibi de acıkmıştı.

Boşdepov, soylu bir aileden geliyordu. İgnostik’ti. Yalta’nın sayılı zenginlerindendi ve rehin karşılığı borç para vererek hatırı sayılır bir servet biriktirmişti. Birkaç yıl önce kendisine kalan mirasla birlikte servetinin bir milyon rubleden fazla olduğu söyleniyordu.

Boşdepov garsona seslenerek masayı donatmasını emretti. Menüdeki en pahalı Fransız şaraplarından birini de siparişine ekledi. Doğrusunu söylemek gerekirse, siparişleri neredeyse on birinci dereceden bir memurun yıllık ücreti kadardı. Dayfımiç, Boşdepov hakkında söylenen “cimri” yakıştırmalarının iftiradan başka bir şey olmadığını düşündü.

Yemek boyunca neredeyse hiç susmadı Boşdepov, gülümsemesi ve müstehzi bakışlarından anlayabildiği kadarıyla, Dayfımiç’i masasına çağırmış olmakla ona büyük bir şeref bahşetmişti. Gençliğinden, dolayısıyla elindeki parayı har vurup harman savurma ihtimalinden bahsediyor, Büyük İmparatorluk Lotaryasından kazandığı ikramiyeyi nasıl değerlendirmesi gerektiği konusunda türlü akıllar veriyordu. Etrafında bulunan ve bir zamanlar zengin olmuş soylu kişilerden bahsediyor, şimdi nasıl sefil bir hayat sürdüklerini söylerken bundan gizli bir keyif de alıyordu. Hiçbir ismi atlamıyordu, önceki nesilden zenginleri birer birer değerlendirmeye koyuldu. Kimine asalet bahşediyor, kiminin kuyruğuna teneke bağlayıp sokaklarda kovalamak istiyor, diğer birini kutlamakla yetiniyor ve aralarından birini -can düşmanını- başına eşek kulakları, sırtınaysa mujik paltosu geçirip bir köye yolluyordu.

Dayfımiç söylenenlerin çoğunu dinlemese de arada bir başını kaldırıp Boşdepov’un yüzüne bakıyor ve yemeğine devam ediyordu. Derken Boşdepov’un, Bay Vasiliyeviç’ten bahsettiğini fark etti. Yemeği bırakıp dinlemeye başladı. Boşdepov bu sabah garda karşılaştığı Vasiliyeviç’in uzun bir seyahate çıkmak üzere Moskova’ya bilet aldığından söz ediyordu. Dayfımiç saatine baktı, koşarsa belki yetişebilirdi. Özür dileyerek Vasiliyeviç’i mutlaka görmesi gerektiğini, o nedenle hemen çıkmak zorunda olduğunu söyledi. Yemek için teşekkür ederek masadan kalkmıştı ki, Boşdepov arkasından seslendi.

“Dayfımiç, yürüyerek yetişmeniz mümkün değil, lütfen benim troykamı alınız. Sürücüye söyleyiniz sizi istediğiniz yere bıraksın.”

Dayfımiç hiç istemese de bu teklifi kabul etmek zorunda kaldı, Vasiliyeviç’i göremeden giderse kendini affetmezdi.

“Çok teşekkür ederim Bay Boşdepov, bu iyiliğinizi hiç unutmayacağım. Tanrı sizi korusun!”

Tam kapıdan çıkmak üzereyken Boşdepov yeniden seslendi.

“Bay Dayfımiç, özür dilerim, maalesef cüzdanımı yanıma almamışım, rica etsem bana beş yüz ruble borç verir misiniz?”

Dayfımiç borcun asla geri gelmeyeceğini biliyordu, ama bununla kaybedecek vakti yoktu. Cebinden beş yüzlük bir banknot çıkarıp masaya bıraktı ve koşarak çıktı lokantadan.

Sürücüyü tarif edilen yerde bulması zor olmadı, ancak atların haline bakılırsa zavallılar günlerdir bir tutam ot ya da bir avuç arpa dahi yememişlerdi. Yola koyulalı henüz on dakika olmuştu ki hafif bir yokuşun ortasında atlardan biri yere serildi. Sürücü ne kadar kırbaçladıysa da hayvanı yerinden kıpırdatamadı. Söylenmeye başladı.

“Beyim, hayvanlar günlerdir doğru düzgün bir şey yemedi. Yol kenarlarındaki otlarla besliyorum bu zavallıları.”

Dayfımiç’in daha fazla beklemeye tahammülü kalmamıştı. Arabadan indi ve tren garına doğru koşmaya başladı.



Dayfım Dayfımiç:
Hiç beklemediği anda ve beklemediği yerde onunla karşılaşmak Dayfımiç’i telaşlandırdı. Heyecanını gizlemeye çalışsa da yüzü kıpkırmızı kesilmişti. Dostu Vasiliyeviç’ten kendisini bağışlamasını dileyerek aylardır peşinden koştuğu ve son görüşmelerinden bu yana neredeyse haftalar geçmiş olan Yvatzemenova’nın lokantanın ayrı bir odasında bulunan masasına gitti. Son görüşmelerinde Dayfımiç ona olan hislerini açmıştı. Yvatzemenova karşısındakini tartar gibi onlarca soru sormuşsa da kendi hissiyatına dair tek bir sözcük bile söyleme gereği duymamıştı. Dayfımiç ertesi gün, bu soruların aslında cevap vermemek amacıyla sorulmuş maksatlı sorular olduğunu fark etmişti.

Yine de Dayfımiç anladı ki sözcükler gerekliydi. Her zaman değilse de, açıkça görünmeye cesaret edemeseler de bazen hele çok gerekliydi. Halbuki Yvatzemenova hep susmaktan yanaydı. Gözlerine baktı Dayfımiç. "Seni sevecek gibiyim ben de, ama daha değil” gibi bakıyordu, “bekle” diyordu sanki.

Dönüp tekrar Yvatzemenova’ya baktı: Elindeki yelpazeyle oynuyordu. Konuşacak gibi oldu Dayfımiç, ama Yvatzemenova oralı olmadı. Derken Yvatzemenova, “benim neyimi beğendin Tanrı aşkına?” diye sordu. Dayfımiç biraz düşünüp “gözlerini” dedi. Aslında gerçeği söyleyememişti. Sonra Yvatzemenova’nın “de ki oldu ve ben evet dedim, sonra ne olacak?” sorusuna “elini tutacağım” derken de gerçeği söyleyememişti. Kadın, erkeğe eli ona değene kadar ilgi gösteriyordu, bir kez erkeğe erişti mi artık onunla ilgilenmez oluyordu.

Dayfımiç anladı ki, tutku varsa mantık yoktu. Ya da mantık ona yetişemiyordu. Bir aşk ilişkisinden hiç kimseyi incitmeden kurtulmanın imkansız olduğunu biliyordu. Konuştukça kendine olan saygısından, değerinden ve inancından kaybettiğini fark etti. Hâlâ neden Nevitzky köprüsünden kendisini nehre atmadığına şaşıyordu. Yvatzemenova’yla birlikte olmaları imkansız, bunu iyice anlamıştı.

Sonra Dayfımiç masadan kalkmaya hazırlanırken, son olarak “bu konuda bir daha hiç konuşmayacağım, yazmayacağım. Siz istemedikçe sizinle iletişim kurmayacağım, dedi. Çayından bir yudum daha aldı ve koşar adım uzaklaştı salondan. O telaşla bir iki masa, birkaç saksı devirdi, arkasından sövenler, bağrışanlar, seslenenler oldu, ama hiçbiri Yvatzemenova’nın sesi değildi.

Kapıda troykası hazır halde onu bekliyordu. Arabasına bindi, sürücü “Nereye?” değil de, “Neden?” diye sormuş olsaydı, her şeyi dökülebilirdi. “Sürmeye devam et” dedi sadece, “nereye olursa!”



Dayfım Dayfımiç:
Dayfımiç, hafta sonu Bay Vasiliyeviç ile birlikte katıldıkları balo sonrası birkaç gün eve kapandı. Kendisi dışarı çıkmadığı gibi, gelen konukları da kabul etmiyor, kimselerle görüşmüyordu. Uşağının, Vasiliyeviç’ten geldiğini söylediği notu alınca, siyah redingotunun fırçalanıp ayakkabılarının boyanmasını ve arabanın hazırlanmasını emretti.

Uşağı, Dayfımiç’in bir sonraki emrini hissetmişçesine bir elinde havlu, diğerinde ustura ve traş malzemeleri olduğu halde çalışma odasına girdi. Hızlı bir traşı takiben elbiseleri bırakarak arabanın hazır olup olmadığını kontrole gitti. Sersem sürücü işini unutup bir kenara sızmış olabilirdi, nitekim tahmin ettiği gibi de buldu sürücüyü. Samanların üzerine uzanmış, kestiriyordu. Uşağın bağırtıları dindiğine araba da sürücü de tam tekmil hazırdı. Dayfımiç hafif bir baş selamıyla her ikisini de selamlayarak arabaya bindi. Uşağına gittiği yeri söylemedi.

Kartalgrad yakınlarındaki lokantaya vardığında Vasiliyeviç’i, kendisini beklerken buldu. Ondan önce gelebilmek için koşuşturmuştu ama yine de yetişememişti. Masaya yürürken, “ben kimseyi bekletmeyeyim de, beklemeye razıyım” diye mırıldandı. Vasiliyeviç üç günlük sakalı ve dağınık saçlarıyla sigara tüttürürken karşıladı Dayfımiç’i. Kucaklaştılar.

Söze Dayfımiç girdi.

“Eee dostum nerelerdesiniz? Kaç gündür evden dahi çıkmadım, olur da uğrarsanız kapıdan dönmeyin diye. Nasılsınız? Daha iyisiniz ya?”

“Doğrusunu söylemek gerekirse pek iyi değilim Dayfımiç. Birkaç gündür kimsenin yüzünü göresim yoktu.”

“Yapmayın dostum! Bilirsiniz ki ortada gözükmeyen kişi hep haksızdır, halbuki sizi temin ederim, o akşam konuşulanlarda sonuna kadar haklıydınız. Saklanmak, gizlenmek onu sevindirir sadece.”

“Biliyorsunuz, yıllarca evlenmedim ben. Bu dünyada dilediğiniz gibi bir evlilik yapmaktan daha güç bir şey yoktur. Gelgelelim bütün kadınlar ucunda evlilik yoksa, birazcık gönül eğlendirdikten sonra alıp başlarını gitme eğilimindeler.”

“Biliyorum bunları dostum, daha önce de konuşmuştuk. Lakin o akşam her ikiniz de nihai, ama olumlu bir kararı vermek üzere buluşmuştunuz. Nasıl oldu da her şey tersine döndü, anlamak mümkün değil. Cela est impossible!”

“Her şeye hazırdım dostum, ben birini beğendim mi derhal ona benzemeye çalışırım! Ama gel gör ki kendimi bir süre sonra onun eşyalarını taşırken, angaryalarını yaparken buluyorum. Her neyse. O akşam da oraya giderken hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını biliyordum. Daha doğrusu bildiğimi sanıyordum. Üstelik her şeye de hazır hissediyordum kendimi. Şimdi fark ediyorum ki, gözlerine hazır değilmişim.”

“Durumun sizi bu kadar derinden sarstığını hiç tahmin etmemiştim dostum. Hâlbuki önceki konuşmalarımızda ne kadar da mesafeliydiniz kendisine”

“İnsanın yalan söyleyebileceği bir iki kişi olmalı hayatında dostum, size de bu görev düşüyor, kabul etseniz de, etmeseniz de. Dilerim bağışlarsınız beni.”

Dayfımiç garsona seslenmek üzere arkasına döndüğü anda onu gördü!

(Alıntılar / Göndermeler: Itali Svevo / Behçet Çelik)

Sedushka Dimitriova:
Sedushka Dimitriova’nın annesinin akrabasından miras kalan Stepançikova köyü’ne varmasının üstünden koca bir yaz ve sonbahar geçmişti. Çocukken o köye birkaç sefer gelmişlerdi. O günlerden hatırladığı yeşillikten, gürül gürül akan pınarlardan eser yoktu şimdi.

Kahya, kendisini abartılı bir dalkavuklukla karşılamış, mujikleri Dimitriova’nın geleceği günün çok öncesinden uyararak, yeni hanımlarına saygı göstermeleri ve kendilerine çekidüzen vermelerini sağlamıştı. Yine de hummalı bir hazırlık olmadığını gelir gelmez farketmişti Dimitriova. İlk günden yüzü asıldı haliyle. Kahya’nın yaltaklanmaları da giderek sinirini bozuyordu. Kilerler eskiden olduğu gibi dolu değildi. Çiftliğin geliri giderlerini neredeyse karşılayamaz olmuştu. “Yaptık işi” diye söyleniyordu sık sık.

Kahyanın kahvaltısının hazır olduğunu haber vermeye geldiği bir sabah dayanamamış, ayağıyla yere sertçe vurarak;
“Neler oluyor Semiyon İlginoviç” diye bağırmıştı. "Neler oluyor kuzum? Nedir bu saygısızlık?
Mujiklerle yeteri kadar ilgileniyor musunuz?"

Kahya şaşırmış, korkudan kekelemeye başlamıştı.

“Saygıdeğer hanımım haklısınız. Mu-mujik- mujikler bir saygısızlık mı yaptılar? Hemen hadlerini bildiririm. Ha- hanı-mım.”

"E, bildirin efendim. Geç kalmışsınız." dedi Seduschka Dimitriova. "Çalışılmadığını görüyorum. Kapı önünde oturup, kendi aralarında bol bol dedikodu yaptıkları gözden kaçmıyor. Ekinlerle, bostanla falan ben mi uğraşacağım. Hiç işim yok mu sanıyorsunuz? Mujikleri yola getirmek için buradasınız kahya Semion İlginoviç."

“Mujikler konusunda haklısınız efendim.” diye cevap verdi İlginoviç. "Giderek dikbaşlı olmaya başladılar, inanın başedemiyorum. Aslında iyi bir kırbacı haketmiyorlar değil… Bunların sebebi eski Kahya Şivanov yüzünden. Mujikleri şımartan o oldu."

"Şivanov mu? Eski kahya, hatırladım. Neden burada değil?"

"Siyasi bir şeylere bulaşmış. Annenizin dayısının oğlu onu kovdu bu yüzden."

"Siyasi şeyler mi?" dedi Sedushka Dimitriova. "Ay, ne biçim konuşuyorsunuz İlginoviç? Mujiklerin tembelliğiyle ne ilgisi var? Asıl kamçıyı siz hak edeceksiniz bu gidişle."

"Öyle demeyin hanımım. Şivanov bu mujiklere bazı hakları olduğunu, yakında o hakları alacaklarını falan söylemiş."

"Mujikler ve hakları mı?" diye adeta bağıran Seduschka hanım, "ne hakları varmış ayol?" diye devam etti. "Her şeyleri var. Kovduğumda başlarının üstünde bir damları bile olamaz. Neleri eksik? Ha, söyleyin İlginoviç, bu sümüklülerin neleri eksik? Ay, söylesenize ayol. Neleri eksik?"

Semion İlginoviç, hanımının bu tepkisinden sonra daha da korkarak, iyice kekelemeye başlamıştı. Geri geri giderek kapıdan çıkmaya çalışırken kapının topuzu arkasına değdiğinde korkuyla yerinde zıplamıştı. Kahya’nın bu hali Seduschka’ı güldürmüş. Konuyu yumuşatarak

“Hadi, hadi sizi kamçılatmadan bir an önce kahvaltımı buraya getirin. Aşağıya inmeyeceğim” dedi.

Odadan adeta fırlayarak çıkan Kahyanın söyledikleri kulaklarında çınlıyordu. “Mujikler ve haklarıymış” diye mırıldandı. Dışarıda öten bir horozun sesiyle düşünceleri dağıldı, pencereye doğru yürüdü. Moskova'yı da aydınlatan bir kış güneşi giderek kuraklaşan çiftliğin bağlarını aydınlatırken, eski günleri özlediğini farketti Seduschka, katıldığı balolar, pırıl pırıl parlayan şark ipeklerinin tatlı hışırtıları geçti aklından.

"Dostlarımı da özledim," diye mırıldandı. "Vasilyeviç’i, Dayfımiç’i, Nadedja’yı, Bayan Varvara’yı özledim," dedi. "Ay, Oblomoviç’i bile özledim ayol…"



Dayfım Dayfımiç:
Vasiliyeviç, ulaşan acil bir not nedeniyle yemeği yarım bırakıp gitmek zorunda kaldı. Giderken de hayranı olduğu ve kendisine haftalardır randevu vermeyen Bayan H’nin Bostangrad sahilindeki lokantada onu beklediği bilgisini verdi. Özür dileyerek, kendisi dönünceye kadar yemeğe devam etmesini, sıkılırsa da uşağı Şivanov ile satranç oynayabileceğini, nitekim Şivanov’un alt edilmesi çok zor bir rakip olduğunu söyleyerek ayrıldı. Yemekten sonra Dayfımiç kitaplara şöyle bir göz gezdirip birkaçını alıp baktıysa da ilgisini çekmediler. Şivanov’a seslenerek, kendisine satranç oynamayı teklif etti. İlkinde çabucak yenilen Dayfımiç, ikincisinde daha dikkatli takip etmeye başladı oyunu.

“Doğrusunu söylemek gerekirse, sizi biraz hafife almışım Şivanov! Satrancı nerede öğrendiniz?”

“Cevabım sizi pek memnun etmeyebilir efendim.”

“Nedenmiş o kuzum? Merak ettim, söyleyiverin haydi!”

“Uzun yıllar Sivasia’da yattım. Kürek mahkûmu idim ve neredeyse tek eğlencemiz satranç idi, çünkü sadece buna izin veriyorlardı.”

“İzin verirseniz, hangi nedenle yattığınızı sormak isterim.”

“Siyasi nedenler, Bay Dayfımiç”

“Siyasi mi? Mmmm. Bilmece gibi konuşmayın rica ederim dostum. Tam olarak neydi suçunuz?”

“ Kısaca, ‘devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak, silahlı örgüt kurmak ve yönetmek’ diyebiliriz.”

“Pek sakin yaradılışlı bir karakteriniz var Şivanov, sizin herhangi bir şiddet eylemine karışmış olabileceğinize ihtimal veremiyorum nedense.”

“Haksız sayılmazsınız Bay Dayfımiç, çoğu zaman oligarşinin sizi suçlamak için bir delile ihtiyacı  yoksa da bazen umutsuzluk her şeyi yaptırabiliyor insana."

“Umutsuzluk mu? Kimler sizi umutsuz yaptı Şivanov?”

“Bormanyalılar, Bay Dayfımiç. Şiddet ve baskıyla bizi umutsuzluğa sürüklüyor, sonra da şiddetle karşılık verdiğimizde, kendi ellerindeki kanı görmezlikten gelip bize vahşi damgası vuruyorlar.”

“Bormanyalılar mı? Biraz daha açar mısınız kuzum?”

“Bölgemizde kendilerine yabancı işgalciler gözüyle baktığımızı anlayamıyorlar; belki kullanmamız için gırtlağımıza çöktükleri kendi dilleriyle, yani Bormanya diliyle konuştuğumuz için, belki de yaşadığımız coğrafya onlarınkine pek uzak olmadığı için.”

“Ama üniter devlet, pilli irade, şarjlı matkap?”

“Hayır, Bay Dayfımiç… Bizler, Konia’yı, Kaiseria’yı işgal edip onları topraklarından atsaydık, vatandaşlık haklarını ellerinden alsaydık, çocuklarına okullarda dilimizi öğretmeye zorlayıp sünni oldukları için hepsini vahşi cezalara çarptırsaydık Bormanyalılar bunu kolayca kabullenirler miydi? Bütün bunlar mazide kalmış olduğu için bize karşı mücadele etmekten vazgeçerler miydi? Bormanyalılar, diğer tüm azınlıklar üzerindeki baskılarını, bizim üstümüzdekinden önce terk edecekler. Belki de derilerimiz siyah olmalıydı; o zaman neyle uğraştıklarının farkına varmaya başlayabilirlerdi.”

“Bence abartıyorsunuz biraz sevgili Şivanov, Bormanyalıların arasında da benzer baskılara uğrayan, hakları yok edilip malları ve toprakları türlü hileler ile ellerinden alınan on binlerce insan var. Bu keskinlikte olmasa da, sizin duygularınızı paylaştıklarına sizi temin ederim.”

“Sizce bizi niçin rahat bırakmıyorlar Bay Dayfımiç? Onlara göre biz onlar için yüzyıllardır bir yükten ve dertten başka ne olduk ki? Kendi çarpık yansımalarını gördükleri, onlara göre bu “çirkin” coğrafyaya sırtlarını dönseler daha mutlu olmazlar mıydı?”

“Sanırım Moskova Vedomosti’de okumuştum. Bir Bormanya'lı yetkili, ismi Dov Princilski idi sanırım; coğrafyanızın da uygarlaşmaya ihtiyacı olduğunu, ancak asiler yüzünden bölgeye hizmet götüremediklerini, götürdüklerinin de tahrip edildiğini söylüyordu.”

“Hayır Bay Dayfımiç. Bizim uygarlaşmaya ihtiyaç duymamızdan falan değil, düpedüz açgözlülüklerinden saldırıyorlar üstümüze. Coğrafyamıza getirdiklerini söyledikleri hizmetler de daha çok karakol ve baraj gibi, aslında gene onların işine yarayacak şeyler. Ayrıca batıda, türlü nedenlerle sürgün cezası almış ne kadar it-kopuk memur-yönetici varsa bölgede.”

“Peki, başarma ihtimaliniz var mı Bay Şivanov?”

“Bugünkü mücadele başarıya ulaşsa ve Saray’dan bir parça bağımsızlık koparabilsek bile, enerji kaynaklarından büyük yararlar sağladıkları bu bölgenin yakasını bırakmamak için canla başla savaşacaklardır. Sünniler ile Aleviler arasındaki ayrılıkları körükleyerek, egemenliklerini sağlama almak için halkı bölerek bunun yolunu ustaca hazırladılar zaten. Ama bölgedeki bu nefis lokmayı kaptırmamakta ısrar ederlerse, kendi kuyularını kendileri kazacaklar."

“Son makalesinde, yaklaşan seçimlerde yeni bir hükümet kurulma ihtimalinden bahsediyordu Hasanov Cemalenski?

“Hükümetler geçici ama silahlar kalıcı Bay Dayfımiç, onlar bizim sorunumuzu çözemezler, çünkü hükümet, bizatihi problemin kendisi, çünkü bu coğrafyada meydana gelen hiçbir şeyi ciddiye almıyorlar aslında. Bana postanede, Bormanya başbakanının ayaklanmamızın haberini aldığı zaman, ‘Yaa, bak sen şunlara,’ deyip yatmaya gittiğini anlattılar. Bormanyalılar, bizim gerçek olduğumuza inanmıyorlar; burada sadece fantezilerini uyguluyorlar.”

Dayfımiç bütün bunları biliyordu, ama bilmiyormuşçasına şaşırdı. Belki de Şivanov’dan duymak şaşırtmıştı kendisini. Bir sigara yaktı ve Şivanov ile kendisine çay koymak üzere semaverin yanına gitti.

(alıntılar / göndermeler: Terry Eagleton)

Dayfım Dayfımiç:
Dayfımiç, V.İ.’ye yaptığı ziyaret dönüşünde Yaloba Oblast’ından Kartalgrad’a geçerek dostu Vasiliyeviç’e de uğramaya karar verdi. Vasiliyeviç son zamanlarda Avrupa şehirlerinde, özellikle de Prusya’da uygulanmaya başlanan yeni ruhsal çözümleme tekniklerine ilgi duymaya başlamıştı. Vasiliyeviç, onu kapıda karşıladı, kol kola salona geçtiler. Öğle yemeği saati olmasına rağmen Vasiliyeviç ciltlerce kitabın içine gömülmüş vaziyette olduğundan yemek yemeyi dahi unutmuştu. Uşağını çağırarak votka, ciğer ezmesi, beyaz ekmek, balık çorbası ve tatlı olarak da paşka getirmesini emretti.

Dayfımiç V.İ’ye yaptığı kısa ziyaretten ve sohbetlerinden bahsetti. V.İ’nin gösterişli evi ve tablolarını da söylemeyi ihmal etmedi. Vasiliyeviç’in bütün bunlardan haberdar olduğunu duyunca da şaşırmaktan kendini alamadı.

“Şaşırmayın sevgili dostum,” dedi Vasiliyeviç, “Bir süre V.İ’nin çiftliğinde kâhya olarak çalıştım, onunkiler kadar mutlu mujik yoktur bu koca coğrafyada, hepsi canla başla çalışırlar. Bilirler ki V.İ. haklarını fazlasıyla öder onlara.”

“Ne mutlu onlara o zaman” dedi Dayfımiç ve eliyle kitapları işaret ederek,

“Bana şu son uğraşınızdan bahsedin Vasiliyeviç, neydi adı psikoliz miydi?”

Vasiliyeviç’in gür kahkahası duvarlarda yankılandı, camları titretti.

“Psiko analiz sevgili dostum, psiko analiz. Kısaca söylemem gerekirse, psiko analiz denilen bu yöntemle davranışların nedenlerine ve kökenlerine ilişkin bazı teşhisler konulabiliyor. Bunun için de tek yapılması gereken, hastanın her şeyini sansürsüzce anlatabilmesi. Burası çok müim.”

“Bahsettiğin yöntemle bir yığın şeyin içinden anlamlı olanları nasıl bulacaksın dostum? Karanlık bir odada siyah bir kediyi aramaya benziyor bu iş!”

Camlar tekrar titredi, uşak telaşla içeri koşup her şeyin yolunda olduğunu gördükten sonra tekrar işine döndü.

“Bir bakıma haklısınız Dayfımiç; psiko analiz, odada kedi olmadığı halde, karanlık bir odada siyah bir kediyi aramak, ve eninde sonunda bir şekilde kediyi bulmaktır."

Dayfımiç alaycı bir gülümseme ile, “Bulduğunuzun kedi olduğundan şüphe ederim,” dedi.

O esnada Vasiliyeviç tabakasını çıkarmış ve sigara yakmaya çalışıyordu. Çalışma masasının üzeri, hatta yerdeki halı dahi kül, izmarit ve yanık kibrit çöpleri ile doluydu.

“Peki sizin şu psiko analiz, bu kadar çok tütün kullanmanıza ne diyor Vasiliyeviç, neden bırakamıyorsunuz şu mereti? Ciğerlerinizden sorununuz olduğunu biliyorum, saklamayın benden.”

“Bunu yıllarca düşündüm dostum ve kendime sordum: Acaba sigara alışkanlığımdan vazgeçsem o umduğum güçlü, adam olur muydum? Beni tiryakiliğime zincirleyen de belki o kuşku olmuştur, çünkü insanın kendisini gizli kalmış bir büyük adam sanması rahat bir yaşam biçimidir. Ben bu fikri gençliğimdeki zayıflığımı açıklayabilmek için ileri sürüyorum, gelgelelim buna kesinlikle inanmasam da büsbütün inkâr da edemem. Şimdi yaşlandım elbette, kimsenin benden bir şey beklediği yok, ama yine de sigara ile sigarayı bırakma kararı arasında mekik dokuyorum. Doğruyu söylemek  gerekirse, bunca yıl içtikten sonra bu kararın kötü ya da iyi olmasının bugün ne anlamı var onu da bilmiyorum.”

Vasiliyeviç’in bu sözleri Dayfımiç’i derinlere götürdü, gayri ihtiyari eli sigara tabakasına gitti ve bir sigara yaktı. Dayfımiç geçmişe, taa çocukluğuna gitti.

“Dostum, bu sözleriniz zihnimde hiç de yeni olmayan bir kuşkuyu çağrıştırdı bana: Çocuktum, eminim kısa entari giymiştim, başımı kaldırmış anneme soruyordum, ‘Ben kötü müyüm?’ diye. O zamanlar bu kuşkuya birçoklarının benim için ‘kötü çocuk’ demelerinden ötürü düşmüş olmalıydım. Elbette çocuğun o ikilem karşısında ıkınıp sıkılmasında şaşacak şey yok, ancak o kadar çocuksu bir biçimde dert ettiğim o kuşkuyu, yaşamımın yarısını geride bırakmış bir yetişkin olarak hâlâ çözümleyememiş olmam sizce de garip değil mi?”

“İşte şimdi psiko analizin alanına girdiniz sevgili Dayfımiç!” diye bağırdı Vasiliyeviç.

O esnada uşak elinde büyük bir tepsiyle içeri girdi. Getirdiği yiyecekleri masaya dizerken Dayfımiç’in gözü masadaki paşkaya takıldı, eliyle tabağı göstererek latife edercesine bir istihza ile sordu:

“Bakıyorum da kurtuluşu bulmuşsunuz.”

“Dostum, bir paşka, bazen sadece bir paşkadır.”

(Alıntılar/Göndermeler: Itali Svevo)





Dayfım Dayfımiç:
Dayfımiç, 4 Kasım Ulusal Birlik Bayramını da bahane ederek Varvara İvanova’nın yazlık konutunun da bulunduğu Yaloba Oblast’ına bir ziyarette bulundu. V.İ’nin muhteşem konutunu görünce, gelirinin yıllık 500 Bin Ruble’den fazla olduğunu tahmin etti. Halen çalışmakta olduğu işe ve Stinyegrad’ın o çamurlu ve yokuş yollarında ömür tükettiğine bakılırsa V.İ’nin gösterişi sevmeyen, sakin bir yaşam tarzı sürdüğü söylenebilirdi. Konuta ulaştığında V.İ’nin uşağı, prensesin mujiklerle birlikte ekin tırpanlamaya gittiğini, bir saatten önce dönmeyeceğini, dilerse kendisinin salona geçerek dinlenebileceğini söyledi.

Geniş ve aydınlık salon II. Katerina tarzı döşenmişti. Rastrelli ve takipçilerinin süslü eserlerini çağrıştıran neoklasik bir mimariye sahipti. Salonun geniş duvarını ortadan bölen Rus tarzı şömine ve üzerinde yakın dönem realist Rus ressamlarından İvan Şişkin’in “Meşe Ormanında Yağmur” isimli tablosunu gören Dayfımiç heyecandan küçük dilini yutacaktı.

“Incroyable, Yüce İsa Aşkına! En az 300 bin Ruble eder bu tablo” diye çığlık attı.

Tablonun V.İ’nin maddi gücünün göstergesi olması bir yana, onun sanata ve özellikle resime olan tutkusunun bir kanıtı olduğunu düşünmekten kendini alamadı. Birkaç saat sonra yapacakları sohbetin bu pahalı tablonun baskısı altında olacağını düşününce yüzü kıpkırmızı oldu. Elinde, bol kremalı çay ve galeta bulunan bir tepsi ile birlikte salona giren uşağın sesiyle irkildi. Uşağın koltuğunun altına sıkıştırmış olduğu “Yaloba Vedomosti”yi uzattığını görünce memnun oldu, nitekim V.İ’yi beklerken nasıl vakit geçireceğini kendine dert edinmişti.

Birkaç saat sonra V.İ geldiğinde kendisine uğrayıp duş almak için izin istedi ve akabinde sade bir kıyafetle salona geldi. Uşağına votka ve ciğer ezmesi ile birlikte taze ceviz içi de getirmesini emretti.

“Quelle agréable surprise Bay Dayfımiç. Doğrusunu söylemek gerekirse sizi hiç beklemiyordum. Umarım bankamızla ilgili bir sorunun yaşatmamışlardır size!”

“Hayır, Kontes V.İ. Benimkisi sıradan bir ziyaret. Ulusal Birlik Bayramı nedeniyle Yaloba’ya gelmiş, ünlü kaplıcalarında bir süre istirahat etmeyi planlamıştım. Burada olduğunuzu öğrendiğimde, gelmişken sizi de görmeden gitmek istemedim. Siz de tatil nedeniyle mi buradasınız?”

“Biraz öyle, biraz değil Bay Dayfımiç. Eklem ağrılarımdan dolayı doktorum kaplıca tedavisini şart koştu. Tanrıya şükür şimdilik belirgin bir şikâyetim kalmadı. Ama bir buçuk ay sonra tekrar kontrole gideceğim. Umarım eninde sonunda bir ameliyata gerek kalmaz.”

“Vous avez vraiment droit! Kaplıca müim ve de her şeye deva. Kaplıca demişken aklıma geldi. Münekkit Semyon Semyonoviç ilk kez roman yazmış diye duydum. Okudunuz mu acaba?”

“Hayır, okumadım Bay Dayfımiç. Benim yaptığım, her şeyden önce Gogol’ü okumaktır. Çünkü öteki binlerce yapıtın her beş sayfasının her beş satırında berbat edilmiş bir Gogol’den başka bir şey bulamayacağımı bilirim. Öyleyse neden okuyayım bunları? Ben yalnızca özgün olanı okuyorum, onu da yalnızca bu özgünlüğü öğrenecek kadar…”

Dayfımiç, yakın dostu Nadedja’dan duyduğu kadarıyla, hiçbir güç onu oturtup Semyonoviç’i okumaya zorlayamazdı. Olsa olsa, on on beş dakika kadar sayfaları karıştırır hükmünü verirdi: ‘Seni yamalı bohçası seni! Senin her bir parçanın nereden alındığını çok iyi bilirim ben!’

Hatta Nedadja’nın anlattığına göre bir keresinde Neselinova’nın ‘Gösteriş Dünyası’nı büyük bir keyifle okuduktan sonra, aynı yazarın ‘Mevsim Salatası’nı okumaya başlamış. Ama daha yirminci sayfaya gelmeden kitabı kaldırıp atmış ve ‘Gösteriş Dünyası’nda diyeceğini demişsin… Besbelli söyleyeceğin başka bir şey yok, öyleyse seni daha fazla okumanın da gereği yok! Benim okuduğum kitaplar, beni yüzlerce başka kitap okumaktan kurtaran kitaplardır’ demiş.

Dayfımiç, V.İ’nin, Semyon Semyonoviç hakkındaki fikirlerinden memnundu, ama neden daha çok memnun olamadığına şaşıyordu.

(Alıntılar/Göndermeler: Çernişevsky - Kafka)




Varvara İvanovna:
Hamallarla ayyaşlar dışında caddelerde kimselerin olmadığı ılık ve sisli bir Londra sabahı, Baker Street 221b'nin kapı zili acı acı çaldı. Emektar kâhya Mrs. Hudson, “Yüce İsa! Sabahın bu saatinde gene hangi ipsiz dayandı kapıya!” diye söylene söylene merdivenlerden çıkarken, mutfaktan gelen taze kahve ve bacon kokusu bütün evi sarmaya başlamıştı. Kapıdaki posta memurunun verdiği, üzerinde “Mr. Holmes’a - Acil” yazılı zarfı görünce kaşları gayriihtiyari kalktı. Üst kata çıkıp evin beyinin kapısını çaldı. “İçeri gelin Mrs. Hudson!” Yaşlı kadın, kapıyı aralayıp havasız odanın loşluğuna gözleri alışınca, robdöşambrıyla masasının başına oturmuş ilaç kutusunu karıştıran efendisinin solgun ve sağlıksız yüzüyle karşılaştı.

"Size bir zarf geldi, Sir. Üstünde 'Acil' yazıyor."

"Bu önemsiz bir ayrıntı Mrs. Hudson. Ama dünyada ayrıntılardan daha önemli bir şey yoktur."

Yaşlı kadın içinden “bir kere de bir şeye efendi gibi cevap verse dişimi kıracağım” diye geçirirken, üst dudağı sinirden belli belirsiz seğirdi.

"Kahvem hazır mı, Mrs Hudson?"

"Hazır, efendim. Peter’a söyleyeyim hemen getirsin. Yanında yumurtayla bacon da ister misiniz?"

"İstemez. Watson geldi mi?"

"Columbia Caddesindeki Çiçek Pazarı’na kadar yürüyüşe çıkacağını söyleyip gitti. Herhalde birazdan gelir. İzninizle."

Her gün gelen onlarca zarftan biri muamelesi yapmaya hazırlandığı zarftaki pulda, Rus imparatoru Nikola’nın şıkır şıkır madalyaları ve bütün şıklığıyla gülümsediğini görünce gözleri bir an ilgiyle parladı. Üzerindeki el yazısından resmi bir evrak olduğu anlaşıyordu. Zarfı koklayınca Çin mürekkebi kullanıldığını, dolayısıyla Vladivostok dolaylarından yazılmış olduğunu anladığındaysa merakı bir kat daha arttı…