5 Aralık 2018 Çarşamba

Noel Ziyareti (Bölüm 84)




Dayfım Dayfımiç:

Dayfımiç Noel’den iki hafta kadar önce dostu Cemalov’dan bir mektup aldı. Cemalov noel tatilinde kendisini Güney Bormanya’nın şirin beldesi Attalosgrad’a davet ediyordu. Yapacak daha iyi bir işi olmadığını düşünen Dayfımiç uşağıyla birlikte Haydargrad Garından, Bormanya Demir Yollarının tarifeli seferiyle yola çıktılar. İki gün, iki gece süren seyahatin sonunda Attalosgrad Garına vardıklarında Dayfımiç’in kulağında bitmek bilmeyen ray tıkırtıları yankılanmaya devam ediyordu. Gar, onda geçmişte olmasına karşın, tam da o an oluyormuşcasına bir tedirginlik uyandırdı. Uşağını azarlayarak derhal bir yaylı bulmasını, orada daha fazla duramayacağını haykırdı.

Cemalov’un küçük bir bahçe içindeki iki katlı mütevazi evini portakal ve limon ağaçları sarmıştı. Dallardaki sarı ve turuncuların yeşil yapraklarla uyumu Dayfımiç’in nedense keyfini kaçırdı. Uşağından önce kapının ipine kuvvetlice birkaç kez asıldı. Telaşla kapıyı açan uşağı beklemeden salona daldı. Üst kattan Cemalov’un sesi geliyordu.

“Ertanov, kim o kapıyı yırtacakmış gibi çalan kuzum, bu ne densizliktir!”
“Uzaklardan gelen bir densiz” diye haykırdı Dayfımiç.

Cemalov sesin sahibini tanımıştı, merdivenlerden koşarcasına inip dostuna sarıldı. Dayfımiç’i bu kadar çabuk beklemiyordu, doğrusunu söylemek gerekirse geleceğinden bile emin değildi.

* * * *

Akşam yemeğini birlikte yedikten sonra Cemalov’un çalışma odasına geçtiler. Cemalov, özel bir ahşap kutuda sakladığı Kübanya purolarından ikram etti. Kahve ve konyak eşliğinde tatlı bir sohbete daldılar. Derken Cemalov, doğru anın gelmesini bekliyormuş da şimdi tam zamanıymış gibi konuyu Yvatzemenova’ya getirdi.



“Evet dostum, son görüşmemizde bahsettiniz şu kız, neydi adı? Sohbetimizin en tatlı yerinde bana bir tren hikâyesinden bahsetmiştiniz ve ısrarlarıma rağmen anlatmamıştınız. Belki şimdi zamanıdır, ne dersiniz?

“Dostum, bütün aşkların bir seyahate ihtiyacı vardır ve bence bütün aşklar sembolik bir yolculuktur. Takdir edersin ki bu yolculukların da vücut bulmaya, yaşanmaya gereksinimi vardır.”

Cemalov elindeki küçük çanı çıngırdatıp uşağını çağırdı, kulağına eğilerek bir takım emirler verdi. Uşak başını onaylayarak eğip yavaşça odadan çıktı.

“İnsan gençken duygularının kitaplarda okuduğu duygular gibi olmasını istiyor. Yaşamını bir anda altüst etmesini, yeni bir gerçeklik yaratmasını istiyor.”

“Bittabi dostum, bittabi. Çok iyi anlıyorum sizi.”

“Yvatzemenova ile o zamanlar pek düzenli olmasa da mektuplaşıyorduk. Tahmin edeceğiniz üzere, onun her yazdığına karşılık ben dört, bazen beş mektup gönderiyordum. Üstelik ilkini de mektubunu okur okumaz. Ondan gelecek cevabı beklemenin verdiği tedirginliği, ona bir mektup daha yazarak üzerimden atmaya çalışıyordum.

“Ama dostum bu tek yönlü, bir bakıma bir monolog değil mi? Bununla nasıl kurtuluyordunuz tedirginliğinizden?”

“Tek yönlü olduğundan çok emin değilim dostum, çünkü yazarken onunla konuşuyormuşum,  kendimi ona anlatmam için sınırlı bir süre varmış da o süre içinde en iyi şekilde ifade etmeye çalışıyormuşum gibi geliyordu. Yazarken yeni yeni duygular, sözcükler, ifadeler keşfediyordum, onunla konuşuyordum adeta.”

“Peki sonra? Tren yolculuğundan söz etmiştiniz.”

Uşak, elinde bir tepsiyle yavaşça odaya girdi. Sehpanın üzerine votka, tuzlu balık, meyve ve Afyongrad sodası bırakıp sessizce çekildi. Cemalov dostunun kadehini doldurup yavaşça uzattı. Dayfımiç bir dikişte içip, boşalan bardağı Cemalov’a uzattı.


“Ah evet, beni trenlere küstürecek bir yolculuktu o. Dediğim gibi mektuplaşmalarımızdan birinde Yvatzemenova, Güney Bormanya’daki evlerinden, Avrupa’ya gitmek üzere bir ay kadar sonra yola çıkacağını yazıyordu. Yolculuğun en azından bir bölümünde onunla baş başa kalabilmenin coşkusuyla hemen demiryollarında çalışan bir dostuma uğrayıp, o tarihlerdeki tüm tren tarifelerini edindim. Yvatzemenova’ya  seferlerden hangisine bineceğini bir mektupla sordum. Bana seyahat tarihini, hangi vagonda olacağını da bildiren bir mektup gönderdi. Ben de buna göre Konstaninaburg’dan, Angoragrad’a seyahat edecek ve Angoragrad garında trene binecektim. İşin zor kısmı, tren Angoragrad’a gecenin birinde geliyordu. Aralık ayında Angoragrad soğuğunu bilir misiniz dostum?

“Bilmez miyim dostum. Ömrümün en kıymetli üç yılını Angoragrad süvari alayında geçirdim.”

Dayfımiç tahta kutudan bir puro daha alıp yaktı. Ayağa kalkıp pencereye yürüdü; camdan dışarı bakıp mırıldanır gibi devam etti.


“Kararlaştırılan saatte orada oldum, tahmin edeceğiniz üzere Bormanya Demir Yolları hiçbir zaman kendi tarifesine sadık kalmaz. Tren tam iki saat gecikti. Gecenin üçünde trene bindiğimde onunla geçireceğim sadece birkaç saatim kalmıştı çünkü hava aydınlandığında Yvatzemenova’nın kompartımanında horul horul uyuyan babası onun nerede olduğunu merak edecekti.”

Cemalov dostunu can kulağıyla dinliyor, onun dikkatini dağıtacak hiçbir harekette bulunmuyordu.

“Vagonun diğer ucunda bulunan benim kompartımanımda buluştuk. Kondüktöre önceden yiyecek ve içecek bir şeyler sipariş etmiş, onun rahatı için tüm ayrıntıları düşünmüştüm. İlk kadehlerimizi içtiğimizde biraz daha sakinleşmiştim.”

Dışarıdan, çok uzaklardan Attalosgrad Garından kalkan trenin düdük sesini duydular.



“Karşılıklı oturuyorduk, Yvatzemenova gözlerini dikmiş bana bakıyordu. Dostum, sizi temin ederim ki o yeşil gözlere üç saniyeden fazla bakabilmek güçtür. Yüzünü görmek, ama pırıl pırıl bir ışık altında görmek için kıvranıyordum. Ne düşünüyordu bu yüz, bana nasıl bakıyordu bu gözler? Bir yandan hınzırca bana bakarken, bir yandan da bir eliyle kıvır kıvır sarı saçlarıyla oynuyordu. Ayağa kalkıp pencereye yanaştım, sigaramı tüttürürken:

“Beni bağışlayın Yvatzemenova, düşüncelerimi açıklamakta zorlanıyorum. Daha doğrusu pek alışkın değilim. Üstelik size bu kadar yakınken.”
“Bu buluşmayı en ince ayrıntısına kadar planlayan siz mi söylüyorsunuz bunu?”
“Olup bitenler, şu an siz burada…”
“Evet?”
“İnsan içinde kopan fırtınaları yüksek sesle söyleyebilir mi Yvatzemenova?”
“İnsan hissettiklerini neden söyleyemesin ki, anlayamıyorum.”
 “Siz söyleyebilir misiniz peki?”

Kısa bir duraksamadan sonra Yvatzemenova,
 “Yapabilirim,”

Başımı eğmiştim o anda ve,

 “Siz benden daha mutlusunuz.”

Yvatzemenova soran bakışlarla baktı bana.

 “Nasıl isterseniz,” diye devam etti, “ama içimden bir ses, bizim boşuna bir araya gelmediğimizi, iyi arkadaş olabileceğimizi söylüyor. Sizdeki bu, nasıl söylemeli, gerginlik, tutukluk eninde sonunda kaybolacaktır eminim, ne dersiniz?”

 “Siz bende bir tutukluk, gerginlik mi fark ettiniz?”
 “Evet.”
 “Ve bu tutukluğun nedenini bilmek, içimde ne olup bittiğini öğrenmek istiyorsunuz. Öyle mi?”
 “Evet,” diye tekrarladı Yvatzemenova.
 “Ve söylersem öfkelenmeyeceksiniz?”
 “Hayır.”
 “Hayır mı?”

Elbette daha önce birkaç kızla tanışmıştım ama onların kendilerine olan özgüvenleri beni beceriksizleştirmişti. O an yaşadığım da bundan farklı değildi. Arkam dönük duruyordum.

 “Öyleyse söylüyorum, sizi seviyorum, aptalca belki ama seviyorum... İşte istediğinizi elde ettiniz.”

Yvatzemenova ayağa kalkmıştı. Ellerini bana doğru uzattığını kompartmanın camındaki yansımasından görebiliyordum. Alnımı soğuk cama dayamış, derin nefesler alıyordum. Bütün vücudum titriyordu. Ama bu çekingenliğimden gelen bir titreme değildi, aşkımı itiraf etmemle ortaya çıkan tatlı bir korku da değildi. İçimde çarpışıp duran, boğazımı düğümleyen belki biraz da öfkeli bir tutkuydu.

 “Dayfım Dayfımiç,” dedi Yvatzemenova ve sesinde bir şefkat belirtisi vardı.

O an hızla döndüm ve ellerini yakalayıp kendime çektim. Burnumu kıvır kıvır saçlarına gömmüş, olanca gücümle sarılıyordum. Bir an, çok kısa bir an da olsa onun da bana sarıldığını hissettim ama kolları iki yanından sallanıyordu. Onu bırakıp hızla geri çekildim.

 “Sevmek mi?”
Unuttuğu çok önemli bir şey birden aklına gelmiş gibi durdu Yvatzemenova.
 “Beni yanlış anladınız,” diye fısıldadı telaşlı bir korkuyla. Dudaklarımı kanatırcasına ısırdım ve dışarı çıktım.


Gece bir not yazarak kondüktöre verdim ve notumu Yvatzemenova ulaştırmasını rica ettim. Aklımda kaldığı kadarıyla şöyle demiştim:


“Yvatzemenova, içiniz rahat olsun... Karşınızda, aklını başına toplamış ve yaptığı aptallıkları başkalarının da unutmasını isteyen bir insan var artık. Uzun bir süre için uzaklara gidiyorum ve kabul edersiniz ki sizin kadar duygusuz olamıyorum; beni nefretle hatırladığınız düşüncesini yanımda götürmek hoşuma gitmeyecek. Umarım bu geceyi unutursunuz. Sevgiler D.”

Cemalov dolu votka bardağını dostuna uzattı.
 “Kaç yıl oldu dostum?”
 “Sanırım dört ya da beş.”
 “Hiçbir yerde zaman, Bormanya’da olduğundan daha hızlı geçmez” dedi Cemalov ve bardağı tepesine dikti.



Alıntılar/Esinlenme: Turgenyev

12 Haziran 2018 Salı



Demeto Oblomoviç:
Demeto Oblomoviç bunca yıldır -alerjik bünyesi yüzünden- bütün boğazına düşkünlüğüne rağmen, ağzına çiçek balı değdirmemişti. Zaten çok hareketli, hiperaktif şahsiyetlerle ‘donunda arı var’ diye dalga geçer, hayatı bütün miskinliği ile sürdürmeyi meziyet sayardı. Fakat ister ilahi adalet ister karma olarak adlandıralım; arılarla ilgili bütün sakınımlarına rağmen Dayfımiçlerden ayrıldığı gece başına gelenler, her türlü tasavvuru aşacak boyutta, onu bu hipotezleriyle sınadı.

Dayfımiç’in birinci sınıf votkasının cazibesine dayanamayarak, fazladan içtiği birkaç kadehin de etkisiyle, zor bela soyunup, gecelik entarisini giydi. Hazmı kolaylaştırmak için limonlu bir maden suyu hazırlaması için uşağını gecenin o vakti olmasına rağmen, umursamadan uyandırarak talimatlarını yağdırıp verandaya kuruldu. Fakat heyhaaat.

Oturmasıyla zıplayarak kalkması bir oldu. Gecelik entari içindeki bir böcek ısırmıştı bile. Alerjiden ödü kopan Oblomoviç, entarinin üstünden etine asılan canavarı sökerek aldı, henüz ne olduğunu bilmiyordu bile. Maden suyuyla gelen uşağa çığlık çığlığa yardım etmesi için yalvarırken, böceği görmek üzere entariyi ters yüz ederek iki parmağı arasında ezmeden çıkarıp inceledi. Aman tanrım. Tabii ki en korktuğu şey başına gelmişti. Arı!!!

Benzeri bir olayı ilk kez yıllar önce bir Evropa seyahatinde yaşamıştı. Memlekette rastlamadığı arıyı Büyük Britanya’da Londra’nın göbeğinde bulmaklığıyla dalga geçercesine, kahkahalar içinde anlatmaktan keyif duyardı. Tabii bu hikâye ediş ancak travmasını atlattıktan yıllarca sonrasına denk gelir, o başka.

Nerden bilebilirdi ki, yıllar ve yıllar sonra aynı yerden, benzer bir eşek arısının gazabına uğrayacağını.

Zavallı Oblomoviç alerji korkusu ile uşağın getirdiği amonyaklı pamuğu poposunun sol kanadında ne kadar uzunca tutmuşsa artık, bir süre sonra başka bir yangı ile yüz yüze geldi: Amonyak yanığı.

Ertesi gün gittiği doktorun ilk pansumanı ve önerilerinden sonra, günde iki kez uşağın yardımı ile pansuman yapsa da, artık oturamaz, yatamaz hale gelmişti. Geceleri muhteşem göbeği yüzünden yüzükoyun yatamadığından, artık sağına yatıyor, poposunu pencereden gelen serinletici esintisiye dönerek uyumaya çalışıyordu.

Ne yazık ki, pansumanların işe yaramadığını gören Oblomoviç, tekrar doktorundan randevu aldığında, kent merkezindeki büyük hastanenin yanık cerrahisine sevk edildi.

Zavallıcık artık ne okuyabiliyor ne de yazabiliyordu. Hayatı, kanepeye kurulup yatmaktan, oradan kalkıp berjerinde okumaktan yahut Josephin koltukta sineklenirken eş dost mektubuna göz gezdirmekten ibaret olan Oblomoviç, ayakta kalmaya mahkûm edilmişti. Donunda arı var diye dalga geçtiği insanlardan ne farkı kalacaktı bu gidişle? Ayakta okumayı tecrübe etti bir süre, konsantre olamadı. Masa başı okuyucuydu zatıâlileri, farklısını yapabileceğine güveni tersyüz olarak bu sevdadan vazgeçti. Üstelik hafta sonu sayfiyeye davetliydi, onca güzel kadının yanında yüzemeden, bir kıyıda, sadece aynı tarafına kaykılarak yatacağını düşünürken bütün arılara lanetler savuruyordu içinden.

 Oblomoviç ki, hantallığı sadece yüzerken belli olmazdı!

4 Haziran 2018 Pazartesi


Gospodin Yefremoviç:

Basit insanlar, basit basit diye iç geçirdi saygıdeğer Yefremoviç,

Bir türlü idrak mi edemiyorlar yoksa işlerine mi gelmiyor, bunu anlamıyorum. Teslisin sırlarına vakıf, en karmaşık teolojik meselelerde bile köydeki fırıncıdan kundura tamircisine, hatta aç gözlü kedim Tütovka'ya kadar herkesin bir fikri var ama iş patates ekimine gelince nuh diyor peygamber demiyor mendebur herifler. Neymiş efendim şeytan elmasıymış. Bu hokkabazları kilisede toplayıp güneşin doğuşundan batışına kadar patatesin ne kadar faydalı bir ekin olduğunu, delik ceplerine birkaç kapik daha gireceğini anlattım ama sadece yüzüme boş boş bakarak meydan okudular.

"Evet evet" dedi Yefremoviç,
"Meydan okuma bu anlamamazlık değil."

Bu azatlı mikroplar ayak sürüyerek bana engel olacaklarını sanıyorlar. Zira komünde sabaha kadar fesat kazanını kaynatmışlar. Tanrı korkusu ve Çar efendimize saygısı tartışılmaz muhterem, Peder Dolgurukin birkaç kapik karşılığında bana olan biten her şeyi anlattı. Ama ben bunun hakkından geleceğim.

Ekelim diyordu sefil mujik Alekseyev, fakat nereye ekeceğiz Gospodin Yefremoviç?

Kilise ne kadar dolu olursa olsun, Çar gelince elbet oturacak bir yer bulur, dedim.
İç çekiş ve homurdanmaları doğru yolda olduğumu gösteriyor. Şu hokkabaz güya toplumcu ve havai gençlerden birinin yazdığı, Tarihte Süngünün Rolü... Yo hayır neydi? Barut? O da değil!

Pek bayıldıkları mujikler bakalım şu şehirli beylere pabucunu bir gün nasıl ters giydirecek, ömrüm vefa ederse görürüm, dedi. Muhtemelen göremeyecekti ama keyfine diyecek yoktu.

General kendini villasına çekilmiş Roma diktatörü Sulla sanıyor herhalde, dedi Marina Yelkenoviç. İç çekti, esnedi, mektubunu okumaya devam etti,

"Hmm, nerede kalmıştık, hah evet basit insanlar..."

28 Mayıs 2018 Pazartesi




Dayfım Dayfımiç:
Marina Yelkenoviç’in mektubu, postaya verildikten bir ay kadar sonra Dayfımiç’e ulaşmıştı. Haydargrad Politeknik okulundan arkadaşı Cemalov ile olan görüşmesinin sabahında, istikameti belli olmayan bir seyahate çıkmış, uşağına da Tekfurdağı’ndaki general dedesinden kalan mütevazı eve giderek dönüşünü beklemesini emretmişti. Tekfurdağı’ndaki eve henüz varıp banyosunu alarak verandaya oturduğunda, uşağı tepsi içinde votkasıyla birlikte bir düzine de mektup getirdi. Gönderenlere hızlıca bakıp birçoğunu tepsiye geri bıraktı. Ancak bir tanesini görünce birden durgunlaştı. Sevgili dostu Marina Yelkenoviç’ten geliyordu. Zarfın üzerindeki kırmızı şarap lekelerinden anladığı kadarıyla, mektup yazıldıktan sonra epeyce bekletilmiş olmalıydı. Koltuğuna iyice yerleşerek mektubu okumaya başladı.

...çoğunu zaten sen de biliyorsun, burada tekrarlamama gerek yok. Ama şunu bil ki basit denilen insanlarla anlaşmak benim için hep zor olmuştur, söylenenin aksine bu insanlar aslında en karmaşık olanlardır. Bunlarla ilişkimi tamamen kestim, çünkü beni yoruyorlardı. En basit insanların en iddialılar olduğu nihayet kafama dank etti. Benim gibiler, bir topluluğa tahammül edemezler. Beni ölesiye sıkan, hiçbir şey vermeyen erkek topluluklarını bırakalı epeyce oldu. Tahmin edeceğin üzere, kadın toplukları da çok geçmeden sinirlerime dokunuyor. Hasılı her iki cinsten de uzağım şimdi.

Dayfımiç uşağına seslenerek Tekfurdağı rakiyası ile bir parça Voronej peyniri ve Kırkavoç kavunu, mahzenden de bir miktar kar alıp bir kova içinde getirmesini emretti. Yelkenoviç’in mektubunu okumaya devam etti.

… mektubunda artık yaşlandığını, köklü değişikliler için çok geç olduğunu yazmışsın. Yaşlısın demek, benim kadar da mı yaşlısın? Ne kadar yaşlı olursak olalım, hep bir dönüşüm bekleriz, hem de mutlak bir dönüşüm. Benim için bu gerçekten de onlarca yıl geride kaldı. Eski arkadaşlarım ya öldü ya da mutsuz bir yaşam sürüyorlar. Yaşayanlar da eğer delirmedilerse artık beni ilgilendirmiyorlar. Hemen hepimiz bir düşünceye saplanıp kaldık ve bu arada yaşlandık. Nadiren de olsa buluştuğumuzda, aradan onlarca yıl geçmiş olmasına rağmen, hiç zaman geçmemiş gibi boş laflar ediyorlar.

Kova içinde iyice soğumuş olan rakiyasından büyük bir yudum aldı Dayfımiç, yoğun anason tadı damağından kulaklarına kadar yayıldı. Kimilerinin aksine, o rakiyasına su katmaz, sek içerdi. Bormanya’nın neyi ünlü diye düşündü bir an ve aklına rakiyadan başka bir şey gelmedi. Dilindeki burukluğu bir parça Voronej peyniri ve Kırkavoç kavunu ile giderdi.

Bu sözlerimle içini kararttığımın farkındayım ama yaşlanmış olmanın iyi bir yanı da var. Hayatım boyunca beni tanımlayan kimi sözcüklerden kurtuldum örneğin. Kimileri bunu düşkünlük hali diye tanımlayabilir, hatta bazen de kendini rezil etmek de diyebilirler. Ama gerçekte durum böyle değil. Düşmemek, en azından bir süre daha önemlidir yaşlı için ama sonra bu da önemini kaybeder, gittikçe hafiflersin...

Boşalan kadehini tazeleyen uşağı, konunun Yvatzemenova’ya geldiğin bilmişçesine Dayfımiç’e sigara uzattı.

...sevgili dostum, sen aşıksın. Yıllardır “Hangi kadın bu daracık alana sıkışmış birini sevebilir?” sorusuyla ortalıkta dolaşan sen, sonunda aşkın aslında pek de güzel sezdiğin tuzaklarından birine yakalanmışsın işte. Hem de zorluğu adından belli bir kadının şüphesiz ki pek güzel ve zarif ellerinin kurduğu bir tuzağa. Sebepsiz büyümeyeceğini, benim gibi amaçsız ölmeyeceğini düşünmek bile beni mutlu ediyor.



Esinlenmeler: Thomas Bernhard

23 Mayıs 2018 Çarşamba


Armanovya Nalitişna:

Armanovya teyzesinden döndüğünde evini ne kadar özlediğinin farkına vardı. On beş gün kalmıştı orada. Her gün neler yapacakları önceden belliydi; bu ölçülü, biraz resmiyete kaçan düzen içinde geçen günlük hayat ona göre değildi hiç. Sabahları saat sekizde herkes çay sofrasının başına toplanıyordu. Çaydan öğle yemeğine kadar serbesttiler. Yemeğin ardından bir araya gelip gazetelerdeki tefrika romanlardan söz ediyorlardı. Akşamları kısa gezintiler yapmak mümkündü. Saat on buçuk olduğunda hepsi odasına çekiliyor, teyzesi bu arada saygıda kusur etme kaygısıyla hâlden hâle giren üniformalı uşaklara ve kahyalara ertesi gün için gereken emirleri vermiş oluyordu. Erkenden yatma fikri Armanovya’yı ilk bir iki gün sıkıntıdan patlatacak gibi olmuş ama bu durum yanında getirdiği kitaplarla baş başa kalmasına ve birkaç satır da yazmasına vesile olunca akşamın gelmesini sabırsızlıkla beklemeye başlamıştı.

Ev ahalisi birbiriyle konuşmaktan pek zevk almıyordu sanki, birbirlerini anlamaktan uzaktılar. Bu sağırlaşma, evde gerçekten birileri yaşıyor mu, diye düşündürüyordu kimi zaman Armanovya’ya.  Fakat her gün okudukları tefrikalardan söz ederken gözlerine yerleşen ışıltı, seslerindeki tatlılık da dikkatinden kaçmamıştı. Hatta tek ortak konuları abartılı duygular ve davranışlarla dolu bu melodramlardı. Kendi katılaşmışlıklarının yarattığı boşluğu bunlarla mı dolduruyorlardı acaba? Sert çatışmalar ve şiddetli çarpışmalar; kanlı, acımasız ve kaba konular, mucizenin ve şansın egemenliği; ani, genellikle gerekçesiz yön değiştirmeler, tuhaf rastlantılar; gerilimin ve rahatlamanın sürekli olarak değişimi; zorlu, acımasız oyunlar, kumpaslar...  O dünyanın dışında kalan Armanovya Nalitişna’ydı.

Yvatzemenova çaya geldiğinde hoş bir sohbete daldılar. Armanovya evinde, arkadaşıyla olduğu için şükretti. Bu yakınlığı nasıl da özlemişti.  Konu tefrika romanlara geldiğinde, birçok yerde melodramın önemini yitirdiğini söyledi Yvatzemenova.  Romantik ironi diye bir kavramdan söz etti. Metin yazarları, kahramanların çelişkilerini, huzursuzluklarını ve gerilimlerini anlatırken gözlerini kendi içlerine çevirmeyi öğrenmişlerdi, yani bilinç dışını keşfetmişlerdi. Çelişkiler yumağı olan insanı keşfetmek yok edici bir kuşkuculuk içine düşürmez miydi yazarları peki? Yvatzemenova, ironinin bu şekliyle insanı ahlaki ve içsel değere sahip her şeyin boşunalığı, nesnel ve mutlak geçerli olan her şeyin geçersizliği düşüncesine götürebileceğini söyledi. Yani dedi Armanovya, Hegel’in sözlerini hatırlayarak, ego bu bakış açısında kalırsa kendi öznelliği dışında kalan her şey ona geçersiz ve boş mu görünür?  Evet, diye cevapladı Yvatzemenova, bu öznellik içi oyuk ve boş hale gelir ve bizzat salt boşunalık olur.

Arkadaşı gittikten sonra uzun uzun düşündü Armanovya Nalitişna. Birkaç kitap karıştırdı. Schlegel, modern sanatı ve sonrasını büyük ölçüde etkileyen romantik ironiyi “özfarkındalık” ve “özçelişki” kavramlarıyla açıklıyordu. Kendisiyle çelişmeyen bir sanat yapıtının da eksik ve tamamlanmamış olduğunu ileri sürüyordu. Ona göre dünya temelde çelişik bir bütündü ve bütünlük içinde salt ve görece olan yana yana bulunuyordu. Yaşamı bir oyun olarak algılayan sanatçı her şeye kuş bakışı bakabildiği için bütün çelişkileri görüp onları dengeleme ve uzlaştırma olgunluğuna ulaşıyordu.
 Demeto Oblomoviç’le bu  meseleleri  konuşmayı ne kadar isterdi.  Ama Oblomoviç son zamanlarda boğazına öyle düşmüştü ki gözü nerdeyse bademlerden, somonlardan; antrikot, kontrfile ve bonfilelerden başka bir şey görmez olmuştu. Birisi ona, kendisinden önce o koca göbeğinin kadınların burnunun dibine kadar geldiğini söylemeliydi.

Belki de en iyisi ona bir mektup yazmaktı.



Alıntılar / Göndermeler: Tufan Karabulut – Modern Tiyatro




4 Nisan 2018 Çarşamba

Marina Yelkenoviç1




Marina Yelkenoviç:

Aylar sonra kapımda bir alacaklı gibi sesini duyurmaya çalışan posta görevlisini bulduğumda günlerden şuydu diyemeyeceğim. Uzun zamandır gelip giden olmadığından, günlük tutmayı da azalan kâğıt ve mürekkep yüzünden bıraktığımdan, akıp giden bir zamanın tam ortasında oturmuş o zamanın sonunu bekliyorum.

Mektup genç dostum Dayfımiç’tendi. Titreyen ellerimle götürüp artık iki kitap bir kupalık yerinin tozunun alındığı kocaman masanın üstüne bıraktım. Dün geceden beri fazladan yanan muma acımadan, sayfaları arasına gömüldüğüm kitaptan rastgele bir sayfa açtım.

Ey altın saçlı Aphrodite
Kaç kez yakarmışımdır
Benim alın yazım da
Öyle olsun diye.*

Bunca yıl sonra yeniden içine düştüğüm mısralar beni niçin böyle yakıyor? Yaşlılığın, yalnızlığın beklenen emareleri mi şu başıma gelenler? Acının tortusunu bir avuç tuz gibi içime bırakıp giden, eski bir aşkın yeniden harlaması ne kadar da garip ve beklenmedik. Ben bu acıyı yıllar yıllar önce kuşanıp kabullenmedim mi? Hem ne var ki acının kekre tadından başka hâlâ hayatta olduğumu hatırlatacak?

Yalnızlığıma adeta bahar güneşi gibi doğan mektup bir kitap ötemde ışıldarken, neden inanılmaz bir sevinç duyuyor da açıp okumayı ihmal ediyorum? Belki beni bunca vakit ihmal eden sevgili dostum Dayfimiç’e kırgınım. Ama düşünüp aklımı yeniden zorladığımda, bu tür dünyevi duyguları terk edeli çok oldu, diyorum. Hayatı olduğu gibi kabul edip içime sarmayı bir büyük aşktan öğrendiğim günden beri. Aşk ki biz ölümlülerin yaratıp, dünyaya korkup çekinmeden varlık nefesimizden üflediğimiz en şaşaalı masaldır. O masalın sonunu kendince kim nasıl yazarsa yazsın o varlığını son insanın son nefesine dek sürdürecek.

Beni bunca ihmal edip merakta bırakan dostumun başına kötü şeyler mi geldi yoksa korkusu, mektubu daha fazla bekletmekten alıkoydu beni sonunda. Dayfimiç özürler, selamlar, iyilik dileklerinden sonra biraz havadan sudan bahsetmiş. Vasiliyeviç’in kendini iyi hissetmediği için uzun bir tatile çıktığını, Karsbad kaplıcalarında olduğunu yazmış. Bir an Vasiliyeviç’i sıcak kükürtlü suların içinde kıpkırmızı ve buruşmuş parmaklarıyla düşünmek beni gülümsetti doğrusu. Hatta birkaç ufak kahkaha attım da epeydir duymadığım kendi sesimden ürktüm, işte bu inanılır gibi değil.

Bana birçok defa sözünü ettiği okul arkadaşı Cemalov’un Güney Bormanya’ya geldiği onunla Bolşoy Otel’de buluştuklarını yazmış sonra. Aman allahım, işte tam da bu satırlarda deli gibi atmaya başladı kalbim.

“Aşktan kaçınma da bir bakıma acıdan kaçınma anlamına gelir.”
“Zamanın acıları her zaman iyileştirmediğini bilecek kadar bilgesiniz üstelik.”

Bütün bu cümleler de ne anlama geliyor, kalbim günlerdir böyle mevzularla kendini için için dağlarken nasıl bir tesadüf bu böyle diye şaşkınlıkta sürüklenirken, bir isim parlayıp sönüyor kâğıtta, Yvatzemenova. Tanrım dostum aşık! Yıllardır “Hangi kadın bu daracık alana sıkışmış birini sevebilir?” sorusuyla ortalıkta dolaşan Dayfimiç sonunda aşkın, aslında pek de güzel sezdiği tuzaklarından birine yakalanmış işte. Hem de zorluğu adından belli bir kadının şüphesiz pek güzel ve zarif ellerinin kurduğu bir tuzağa. Mektubu akşama dek öpe seve, ağlayarak, dostumun acısından canım yanarak, bir yandan artık sebepsiz büyümeyeceğini, amaçsız ölmeyeceğini bilerek defalarca okudum.

Güneş battığında, Dinyeper’den esen rüzgâr benimle birlikte eskimiş evimin pencerelerinde uğultuya döndüğünde, salonun havası sırtımı mektubun heyecanına katıp ürperttiğinde şömineyi ve mumları yaktım, mutfakta bulduğum son iki şişe şarabın birini açtım – böyle bir gece için yeterli bile sayılmazdı- her ihtimale karşı birkaç kağıt çektim önüme ve yazmaya başladım;

Sevgili dostum Dayfım Dayfimiç

*Sappho




3 Nisan 2018 Salı


Armanovya Nalitişna:

Armanovya Nalitişna’nın evi, şehrin bu yakasında nadir görülen sakin sokaklardan birindeydi. Yvatzemenova, Armanovya’yı görmeye geldiğinde sofada onu başında dikkat çekici bir başlık bulunan, nedime mi hizmetçi mi olduğu pek anlaşılmayan bir kadın karşıladı. Yvatzemenova, kadına Nalitişna’nın evde olup olmadığını sorduğu sırada Armanovya içerden, Yvatzzosiya sen misin, diye seslendi. Sesinde heyecan ve mutluluk vardı.

Yvatzemenova rahat bir tavırla üzerindeki siyah, kapüşonlu paltoyu çıkarıp vestiyere asarken Armanovya yanına gelmişti bile.

İlginç başlıklı kadın yüzünde gülümseme olduğu halde belli belirsiz bir selam vererek gözden kayboldu.
-Ah, ne kadar mutlu oldum, dedi Armanovya. Birlikte içeri girdiler.

Burası  misafir odasından çok bir çalışma odasına benziyordu. Yüksek duvarlarından yüzyıllık ağaçların  uzandığı bir mezarlığa bakıyordu.  Cama hemen hemen bitiştirilmiş masanın üzerinde kağıtlar, dergiler, üst üste dizilmiş birkaç kitap vardı. Masanın solunda bir berjer duruyordu; üstündeki kitabı  Armanovya az önce elinden bırakmıştı, sayfaları açıktı kitabın, yanında da bir kalem duruyordu. Kitaba baktı Yvatzemenova, Turgenyev’indi.

Daha önce okumadığım için üzgün değilim, dedi Armanovya. İlk gençliğimde okusaydım, aynı tadı alamazdım. İkinci bir okumaya da vakit ayırır mıydım, bilmiyorum.

Kahvelerini içerlerken konu Dayfımiç’ten açıldı. Bir süre önce lokantada karşılaştıklarını söyledi Yvatzemenova, Dayfımiç yanına gelmiş, bir süre birlikte oturmuşlardı. Gözlerinde binbir soruyla öylece yüzüne bakmıştı Yvatzemenova’nın. Bu bakışlarda hem çaresizlik hem sevecenlik vardı. İçi sıcacık oluyordu  öyle anlarda;  hiçbir şey düşünmeden ellerini aynı sevecenlikle ona uzatası geliyordu.

Rahatlığın ve tuhaf bir çekingenliğin karıştığı meraklı gözlerine baktı Armanovya onun; sonra ne olup bitiyor da uzaklaşıyorsun ondan, dedi.

Yakınlaştığımız zamanlar var evet; ama bir süre sonra başka bir hayattan bakmaya başlıyor bana. Sıcaklığına sığınacağım başka bir yere kaçmak istiyorum o zaman, diyerek içini döktü Yvatzemenova. Sözleri içinde birikmiş, akıp gidecek bir ırmak yatağı arıyor gibiydi.

Armanovya arkadaşını yıllardır tanıyordu, belli ki bunlar kendisini tümüyle karşısındakine vermesine engel oluyordu. Daha önce yaşadıklarının böyle hissetmende etkisi olabilir mi, diye mırıldandı, onu tanımadan önce yaşadıklarını hatırlatan bir şey olabilir mi Dayfımiç’te?

Sonra sehpada duran kahveye uzandı Armanovya, bir yudum aldı; kahve soğumuştu, yüzünü buruşturdu. Arkadaşına baktığında bütün dikkati yine ona çevrilmişti.

Duygularının sesini dinle, dedi Yvatzemenova’ya.  Tutkuyla sevebilmek hayatın armağanıdır, bundan korkma.

30 Mart 2018 Cuma

Cemalov'un Ziyareti (Bölüm 77)


Dayfım Dayfımiç:

Gergin geçen son görüşmelerinden sonra Bay Vasiliyeviç uzun bir tatile çıkacağını, doktorunun da önerisiyle Karlsbat yakınlarındaki kaplıcalarda birkaç ay kalacağını kısa bir not ile bildirmiş ve şehirden ayrılmıştı. Uzun zamandır görüşememişlerdi, bu tatil ile birlikte uzun bir süre daha görüşemeyeceklerdi.

Bay Dayfımiç bir haftadan beri evden çıkmamış, kendisini ziyarete gelenleri kabul etmemişti. Uşağı, çok hasta olduğunu, kimseleri göremeyeceğini söylüyordu gelenlere. Haksız da sayılmazdı. Gündüzleri uyuyor, akşamları kalkıp ciğer ezmesi, bir parça siyah ekmek ve votka ile karnını doyuruyor, sabaha kadar da bir daha gözünü kırpmıyordu. Sadece, uşağının kapının diğer tarafında piyano çalmasına izin veriyor, zaman zaman da ona kitap okutuyordu.

Yeni haftanın ilk günü bir not ulaştı kendisine. Yıllardır görmediği, Haydargrad Politeknik Okulundan sevgili dostu Cemalov’dan geliyordu. Birkaç haftalığına şehre geldiğini, Bolşoy Otelde kaldığını, kendisiyle görüşmeyi çok istediğini yazıyordu. Derhal uşağına ustura takımlarını getirip kendisini tıraş etmesini, tüvit ceketinin de fırçalanıp, çizmelerinin cilalanmasını emretti.


“İnsanlar ikiye ayrılır dostum.” diye devam etti Cemalov. Dayfımiç geleli birkaç saat olmuştu. Hemen odasında mükellef bir sofra kurdurmuş, Güney Bormanya’yı son ziyaretinde, yörenin ünlü içkilerinden birkaç litre Vinyak getirmişti. Ağzına bir parça havyar atıp dili ve damağıyla zarifçe ezdi.

“Sanıldığının aksine, gizleri olanlar ile gizleri olmayanlar şeklinde değil.” Vinyakından bir yudum aldı, “şükürler olsun bu bereketli sofraya” diye mırıldandı.
“Ha, ne diyordum? Evet, asıl ayrım her şeyi bilmek isteyenler ile, istemeyenler arasındadır.” dedi. Zihninden bir hesap yapıyormuş gibi bir gözünü hafifçe kısıp, “Ama bu merak, bir sevgi belirtisidir, diyorum ben.”

Dayfımiç bu akşam sadece dinlemek istiyordu. Evden çıkarken kendine söz vermişti. Zorunlu olmadıkça fikir beyan etmeyecekti. Farkında olmadan peş peşe devirdiği kadehler bu sözünde durmasını zorlaştıracağa benziyordu.




“Haydi dostum, anlatın bana. Haydargrad’da okurken bana bahsettiğiniz bir kadın vardı, ismini o zaman da söyleyemezdim, neydi adı? Yvazt… Yvatzzo?

“Yvatzemenova!”

“Hah, evet Yvatzemenova. Haydi anlatın neler oldu sonra? Bakın ne diyeceğim. Yaşamın en mutlu ânı nedir bilir misiniz?”
Sorunun cevabı çok para kazanmak olamaz, diye düşündü Dayfımiç. Nitekim İmparatorluk Büyük Lotaryasından kazandığı ikramiye ona mutluluktan çok dert getirmişti. “Nedir?” diye sordu.

Cemalov tabakasından çıkardığı sigaradan ikram ederek biraz durakladı. Derin bir nefes çekerek dumanı yukarıya üfledi.

“Söyleyeyim… Yaşamın en mutlu ânı ilk aşkınızın, sevdiğiniz kadının gözleriyle karşılaştığınız andır.  Hele ki onun da sizi sevdiğini fark ettiyseniz, bu olağanüstü bir andır.”

“Bu konuda çok deneyimli biri gibi konuşuyorsunuz Cemalov, size imrenmemek elde değil.”

“Yapmayın dostum; görünenin aksine, bu benim başıma bir kez geldi. Belki de iki kez.”

Dayfımiç birden son karşılaşmalarını anımsadı. Yvatzemenova’nın yüzündeki o kendinden emin, sevildiğini bilmenin özgüveniyle karşısındakini alaya alan müstehzi bakışları şimdi apaçık gözünün önüne gelmişti.

“Ben çoktan vazgeçtim ondan dostum. Böylesi daha güvenli, inanın bana.”

“Aşktan kaçınma da bir bakıma acıdan kaçınma anlamına gelir dostum, ama bunda bile tuzaklar vardır, bilirsiniz.”
Cemalov uşağına seslenerek çay hazırlamasını emretti. Masadan kalkıp pencereye doğru yürüdü, sigarasını yeniledi. Pencereden denizin koyu karanlığı, bu karanlığın üzerinde tek tük parlayan balıkçı fenerlerini görebiliyordu. Mırıldanır gibi devam etti.

“Acıyı ne iyileştirir sizce dostum?”

“Akla ilk gelen cevap ‘zaman’ öyle değil mi?”
“Haydi ama, bunu zaten bilgelik taslayanlar da söyler.  Daha iyisini bilirsiniz siz. Zamanın acıları her zaman iyileştirmediğini bilecek kadar da bilgesiniz üstelik!”



“Revenons à nos moutons!”* diye çıkıştı Dayfımiç.
“Haklısınız dostum, çok uzattım ve konudan uzaklaştım. Evet, soruma cevap veriniz lütfen. Yvatzemenova’dan söz ediyorduk.”
“Dostum, her aşk bir felakettir. İster mutlu olsun, isterse mutsuz. Hele ki kendinizi ona tümüyle verdiğinizde, gerçek bir felakettir.”

Cemalov tekrar yerine oturmuş, uşağın getirip masaya bıraktığı çayından bir yudum almıştı.

Dayfımiç sanki odada kimse yokmuşçasına kendi kendine konuşur gibiydi.
“Belirsizlik dostum, insanı tüketir; bilirsiniz. Bir sevgilide en kötüyü gördüğümüzde, bu ister bir sadakatsizlik isterse de sevgi eksikliği olsun, yüreğimize adeta su serpilir. Yaşam düşündüğüm gibiymiş, dersiniz ve rahatlarsınız."

“Bu düpedüz bir hayal kırıklığı ama. Şimdi bu hayal kırıklığını mı kutlayacağız?”

“Hayır, elbette kutlamayacağız. Yvatzemenova’dan ben bir cevap alamayarak cevabımı almış oldum, onu söylemeye çalışıyorum. Bazen bu daha açıklayıcıdır. Karşımızdakini cevap vermeye zorlamak, onu aynı zamanda yalan söylemeye teşvik etmektir.”

Çayından büyük bir yudum aldıktan sonra devam etti.
“Mutluluğa götürmüyordu ona olan aşkım; aramızda hep bir duygu ya da niyet eşitsizliği söz konusuydu. Aşkın doğasının böyle olduğunu bilmeyecek kadar saf biri değilim, beni kınamayın lütfen. Çekingen bir sıkılganlıktan, görece bir cürete kadar gittim geldim o süre içinde. Doğrusunu söylemek gerekirse bu, oldukça teorik bir cüret idi, eylem yeteneğinden yoksun, zavallı bir cüretti. Aşkı iyi tanımıyordum ama kendimi iyi tanıyordum ve yapabileceklerimin ne kadar sınırlı olduğunu biliyordum. Söyler misiniz bana, hangi kadın bu daracık alana sıkışmış birini sevebilir?”

Cemalov sessizlikten istifade ederek uşağına votka getirmesini emretti.

“O yıllar geride kaldı. Neyse ki geride kaldı. Kendimi neredeyse on sekiz, on dokuz yaşında bir genç gibi hissettiğim o tren yolculuğu, onunla aramızdaki alevin son parlayışıydı.”

“Tren yolculuğu mu? Ama bana bundan hiç söz etmediniz dostum, anlatın lütfen!” diye haykırdı Cemalov.


*Sadede gelelim.

Alıntılar/Göndermeler Julian Barnes

22 Mart 2018 Perşembe

Edebiyat ve Eleştiri (Bölüm 76)





Dayfım Dayfımiç:

Kapının kenarında dikildiği halde tüm bu konuşmaları dinlemekte olan Şivanov’da belli belirsiz bir kıpırdanma, lafa girme isteği fark etti Bay Dayfımiç. Demeto Oblomoviç’in tekrar tıkınmaya koyulmasını da fırsat bilerek:

“Bay Şıvanov, politik konulardaki birikiminize hayranlığımı daha önce ifade etmiştim size. Benzer şekilde, Bay Vasiliyeviç’ten de hakkınızda sık sık övgü dolu sözler işitiyorum. Açıkçası tartıştığımız konuda sizin fikirlerinizi merak etmekten de kendimi alamıyorum. Ne düşünüyorsunuz?”

Şıvanov, önce hazırola geçer gibi kendini toparladı, Tayanov’un salondaki varlığının, söyleyeceklerine olabilecek etkisini hissettiren bir sıkılganlıkla söze başladı.

“Size eleştirmenlerden neden nefret ettiğimi söyleyeyim Efendim. Her zaman ileri sürülen ve ilk akla gelen nedenlerden dolayı değil: Bilinenin aksine, yaratıcılıkta başarısız oldukları ya da doğaları gereği her şeye kusur buldukları, kıskanç ve kendini beğenmiş oldukları için değil. Üstelik, genellikle öyle de değiller; eğer bir şeyle suçlanacaklarsa, kendi incelikli değer yargıları daha çok göze çarpsın diye ikinci sınıf yapıtlara aşırı cömertlik göstermekle, onlara gerçek değerlerinin üstünde değer vermekle suçlanabilirler belki. Benim mesele ettiğim asıl sorun, eleştirmenlerin çok fazla politikaya bulaşmalarıdır.”

Şıvanov bunları daha önce başka yerde de anlatmış gibi konuşuyordu. Duracağı yerleri iyi biliyordu.

“Benim görüşüme göre; edebiyat politikayı içerir, ama politika edebiyatı içermez. Lakin yazarlar da politikacılar da bu görüşe itiraz edeceklerdir. Bana öyle geliyor ki yazılarını politik bir araç olarak gören romancılar, yazının değerini düşürüyorlar ve politikayı da gereksiz bir şekilde yüceltiyorlar. Sakın yanlış anlaşılmasın, politik görüşlere sahip olmalarının ya da politik demeçler vermelerinin yasaklanması gerektiğini kastetmiyorum. Sadece, çalışmalarının bu bölümüne başka bir şey demelerinin, örneğin gazetecilik adını vermelerinin doğru olacağını düşünüyorum. Romanın, politik etkinliğe katılmanın en etkili yolu olduğunu düşünen romancı, genellikle kötü bir romancı, kötü bir gazeteci ve kötü bir politikacıdır bana göre.”

Şıvanov sustuğunda, Bay Vasiliyeviç dışında herkesin ağzı bir karış açık kalmıştı. Demeto Oblomoviç’in bile yemeğe ara vermesi, durumun vahametini gösteriyordu. Dayfımiç’in zihninde birden bir şimşek çaktı. Sakın bu sözler Bay Vasiliyeç’in olmasındı? Tayanov’u doğrudan karşısına almak istememekle birlikte, onun edebiyatı ve politikayı bu kadar iç içe geçirmesinden de kuşkusuz rahatsızlık duyuyordu. Ya da daha korkuncu, ne politik olarak ne de romancı olarak Tayanov’u beğeniyordu.

Beklenenden uzun süren sessizliğin, sinirlerin gerildiğine dair bir işaret olduğunu fark eden Dayfımiç söze girdi.

“Bir romancı için yapması en kolay, en rahat şey nedir Baylar? Şüphesiz ki içinde yaşadığı toplumu kutlamak: Onun kaslı ve sağlıklı vücuduna hayran olmak, ekonomik büyümesine alkış tutmak, aptallıkları konusunda da ona sevecenlikle, bir baba şefkatiyle takılmak.”

Dayfımiç salondakilerin yüzüne hızlıca baktıktan sonra Şıvanov’a herkese votka ikram etmesini emretti. Redingotunun cebinden çıkardığı gümüş işlemeli bir tabakadan, daha kapağını açar açmaz kokusu içeriye yayılan Kok-Samsun-Kok sigarası ikram etti.

“Baylar, insanın kendi yurdu onursuzca, aptalca ya da soysuzca davrandığında bir yazarın yapacağı en büyük yurtseverlik, ona böyle davrandığını söylemektir. Bunu hangi yolla yapacağına karar vermekte zorlanacağını bilmekle birlikte, ulaşmak istediği kitlenin erişebileceği en uygun mecrayı seçeceğine de şüphem yoktur. Bir politikacıya ulaşmanın yolu, yazdığınız romanlar değildir. Zira hiçbir politikacı roman okumaz. Yazdıklarınız üzerinde konuşacak kitle (sizi parlatmayı ya da yerin dibine sokmayı amaç edinmiş bordrolu eleştirmenleri hariç tutuyorum) Cihangir oblastının nihilistlerinden başkası değildir."

Konuşmasının burasında Dayfımiç bir süre sustu. Böyle suskunlukları severdi.
"Demek istediğim şudur: Yazar, duygudaşlığında evrensel ve doğası gereği toplum dışı biri olmalıdır: Yalnızca o zaman açık seçik olarak görebilir. Şarabı, aşkı, kadınları ve zaferi ancak bir ayyaş, bir aşık, bir koca ya da ordu saflarında bir er olmamanız koşuluyla betimleyebilirsiniz. Yaşama katılırsanız, onu açıkça görmezsiniz: Ya ondan çok ıstırap duyarsınız, ya da çok zevk alırsınız."

Bay Vasiliyeviç tartışmadan memnundu. Bir ara ayağa kalkıp salon penceresinden sokağa doğru baktı. Kendisiyle konuşur gibi mırıldanmaya başladı:

“Ruhumuz sanki iki yandaki evlerin pencerelerinden birilerinin durup seyrettiği bir sokak gibi. Pencerelerden bakanlar sokakta belirli bir şeyi görme amacında değiller, hayır, hatta onlar sokakta ilginç bir şey göremeyeceklerini de bilirler, ama olsun, onlar için fark etmez ve mademki fark etmez, öyleyse neden bakılmasın? Sokak için de hiç fark etmez, istedikleri kadar baksınlar kendisine. Ama insan için durum farklıdır, kendisine yapışılıp kalınmasından hoşlanmaz insanoğlu.”

Birden arkasını dönerek, gür bir sesle:
"Baylar, edebiyat duygusu denen şey ne kadar ender değil mi? Dil, arkeoloji, tarih, siyaset, diyalektik, felsefe ve bunun gibi şeyleri bilmenin bir yardımı olacağını düşünürsünüz. Ama zerre kadar yardımı olmuyor bunların! Sözde aydın kişiler sanatla uğraştıklarında beceriksiz olduklarını daha çok gösteriyorlar. Sanatın ne olduğunu bile bilmiyorlar. Açıklayıcı notları metinden daha ilginç buluyorlar. Bacaklardan çok koltuk değneklerine önem veriyorlar. 'Şıvanov c' est moi'" dedi ve kadehindeki votkayı tepesine dikerek bardağı sokağa fırlattı.




Alıntılar/Göndermeler: Julian Barnes - Çernişevski