5 Aralık 2018 Çarşamba

Noel Ziyareti (Bölüm 84)




Dayfım Dayfımiç:

Dayfımiç Noel’den iki hafta kadar önce dostu Cemalov’dan bir mektup aldı. Cemalov noel tatilinde kendisini Güney Bormanya’nın şirin beldesi Attalosgrad’a davet ediyordu. Yapacak daha iyi bir işi olmadığını düşünen Dayfımiç uşağıyla birlikte Haydargrad Garından, Bormanya Demir Yollarının tarifeli seferiyle yola çıktılar. İki gün, iki gece süren seyahatin sonunda Attalosgrad Garına vardıklarında Dayfımiç’in kulağında bitmek bilmeyen ray tıkırtıları yankılanmaya devam ediyordu. Gar, onda geçmişte olmasına karşın, tam da o an oluyormuşcasına bir tedirginlik uyandırdı. Uşağını azarlayarak derhal bir yaylı bulmasını, orada daha fazla duramayacağını haykırdı.

Cemalov’un küçük bir bahçe içindeki iki katlı mütevazi evini portakal ve limon ağaçları sarmıştı. Dallardaki sarı ve turuncuların yeşil yapraklarla uyumu Dayfımiç’in nedense keyfini kaçırdı. Uşağından önce kapının ipine kuvvetlice birkaç kez asıldı. Telaşla kapıyı açan uşağı beklemeden salona daldı. Üst kattan Cemalov’un sesi geliyordu.

“Ertanov, kim o kapıyı yırtacakmış gibi çalan kuzum, bu ne densizliktir!”
“Uzaklardan gelen bir densiz” diye haykırdı Dayfımiç.

Cemalov sesin sahibini tanımıştı, merdivenlerden koşarcasına inip dostuna sarıldı. Dayfımiç’i bu kadar çabuk beklemiyordu, doğrusunu söylemek gerekirse geleceğinden bile emin değildi.

* * * *

Akşam yemeğini birlikte yedikten sonra Cemalov’un çalışma odasına geçtiler. Cemalov, özel bir ahşap kutuda sakladığı Kübanya purolarından ikram etti. Kahve ve konyak eşliğinde tatlı bir sohbete daldılar. Derken Cemalov, doğru anın gelmesini bekliyormuş da şimdi tam zamanıymış gibi konuyu Yvatzemenova’ya getirdi.



“Evet dostum, son görüşmemizde bahsettiniz şu kız, neydi adı? Sohbetimizin en tatlı yerinde bana bir tren hikâyesinden bahsetmiştiniz ve ısrarlarıma rağmen anlatmamıştınız. Belki şimdi zamanıdır, ne dersiniz?

“Dostum, bütün aşkların bir seyahate ihtiyacı vardır ve bence bütün aşklar sembolik bir yolculuktur. Takdir edersin ki bu yolculukların da vücut bulmaya, yaşanmaya gereksinimi vardır.”

Cemalov elindeki küçük çanı çıngırdatıp uşağını çağırdı, kulağına eğilerek bir takım emirler verdi. Uşak başını onaylayarak eğip yavaşça odadan çıktı.

“İnsan gençken duygularının kitaplarda okuduğu duygular gibi olmasını istiyor. Yaşamını bir anda altüst etmesini, yeni bir gerçeklik yaratmasını istiyor.”

“Bittabi dostum, bittabi. Çok iyi anlıyorum sizi.”

“Yvatzemenova ile o zamanlar pek düzenli olmasa da mektuplaşıyorduk. Tahmin edeceğiniz üzere, onun her yazdığına karşılık ben dört, bazen beş mektup gönderiyordum. Üstelik ilkini de mektubunu okur okumaz. Ondan gelecek cevabı beklemenin verdiği tedirginliği, ona bir mektup daha yazarak üzerimden atmaya çalışıyordum.

“Ama dostum bu tek yönlü, bir bakıma bir monolog değil mi? Bununla nasıl kurtuluyordunuz tedirginliğinizden?”

“Tek yönlü olduğundan çok emin değilim dostum, çünkü yazarken onunla konuşuyormuşum,  kendimi ona anlatmam için sınırlı bir süre varmış da o süre içinde en iyi şekilde ifade etmeye çalışıyormuşum gibi geliyordu. Yazarken yeni yeni duygular, sözcükler, ifadeler keşfediyordum, onunla konuşuyordum adeta.”

“Peki sonra? Tren yolculuğundan söz etmiştiniz.”

Uşak, elinde bir tepsiyle yavaşça odaya girdi. Sehpanın üzerine votka, tuzlu balık, meyve ve Afyongrad sodası bırakıp sessizce çekildi. Cemalov dostunun kadehini doldurup yavaşça uzattı. Dayfımiç bir dikişte içip, boşalan bardağı Cemalov’a uzattı.


“Ah evet, beni trenlere küstürecek bir yolculuktu o. Dediğim gibi mektuplaşmalarımızdan birinde Yvatzemenova, Güney Bormanya’daki evlerinden, Avrupa’ya gitmek üzere bir ay kadar sonra yola çıkacağını yazıyordu. Yolculuğun en azından bir bölümünde onunla baş başa kalabilmenin coşkusuyla hemen demiryollarında çalışan bir dostuma uğrayıp, o tarihlerdeki tüm tren tarifelerini edindim. Yvatzemenova’ya  seferlerden hangisine bineceğini bir mektupla sordum. Bana seyahat tarihini, hangi vagonda olacağını da bildiren bir mektup gönderdi. Ben de buna göre Konstaninaburg’dan, Angoragrad’a seyahat edecek ve Angoragrad garında trene binecektim. İşin zor kısmı, tren Angoragrad’a gecenin birinde geliyordu. Aralık ayında Angoragrad soğuğunu bilir misiniz dostum?

“Bilmez miyim dostum. Ömrümün en kıymetli üç yılını Angoragrad süvari alayında geçirdim.”

Dayfımiç tahta kutudan bir puro daha alıp yaktı. Ayağa kalkıp pencereye yürüdü; camdan dışarı bakıp mırıldanır gibi devam etti.


“Kararlaştırılan saatte orada oldum, tahmin edeceğiniz üzere Bormanya Demir Yolları hiçbir zaman kendi tarifesine sadık kalmaz. Tren tam iki saat gecikti. Gecenin üçünde trene bindiğimde onunla geçireceğim sadece birkaç saatim kalmıştı çünkü hava aydınlandığında Yvatzemenova’nın kompartımanında horul horul uyuyan babası onun nerede olduğunu merak edecekti.”

Cemalov dostunu can kulağıyla dinliyor, onun dikkatini dağıtacak hiçbir harekette bulunmuyordu.

“Vagonun diğer ucunda bulunan benim kompartımanımda buluştuk. Kondüktöre önceden yiyecek ve içecek bir şeyler sipariş etmiş, onun rahatı için tüm ayrıntıları düşünmüştüm. İlk kadehlerimizi içtiğimizde biraz daha sakinleşmiştim.”

Dışarıdan, çok uzaklardan Attalosgrad Garından kalkan trenin düdük sesini duydular.



“Karşılıklı oturuyorduk, Yvatzemenova gözlerini dikmiş bana bakıyordu. Dostum, sizi temin ederim ki o yeşil gözlere üç saniyeden fazla bakabilmek güçtür. Yüzünü görmek, ama pırıl pırıl bir ışık altında görmek için kıvranıyordum. Ne düşünüyordu bu yüz, bana nasıl bakıyordu bu gözler? Bir yandan hınzırca bana bakarken, bir yandan da bir eliyle kıvır kıvır sarı saçlarıyla oynuyordu. Ayağa kalkıp pencereye yanaştım, sigaramı tüttürürken:

“Beni bağışlayın Yvatzemenova, düşüncelerimi açıklamakta zorlanıyorum. Daha doğrusu pek alışkın değilim. Üstelik size bu kadar yakınken.”
“Bu buluşmayı en ince ayrıntısına kadar planlayan siz mi söylüyorsunuz bunu?”
“Olup bitenler, şu an siz burada…”
“Evet?”
“İnsan içinde kopan fırtınaları yüksek sesle söyleyebilir mi Yvatzemenova?”
“İnsan hissettiklerini neden söyleyemesin ki, anlayamıyorum.”
 “Siz söyleyebilir misiniz peki?”

Kısa bir duraksamadan sonra Yvatzemenova,
 “Yapabilirim,”

Başımı eğmiştim o anda ve,

 “Siz benden daha mutlusunuz.”

Yvatzemenova soran bakışlarla baktı bana.

 “Nasıl isterseniz,” diye devam etti, “ama içimden bir ses, bizim boşuna bir araya gelmediğimizi, iyi arkadaş olabileceğimizi söylüyor. Sizdeki bu, nasıl söylemeli, gerginlik, tutukluk eninde sonunda kaybolacaktır eminim, ne dersiniz?”

 “Siz bende bir tutukluk, gerginlik mi fark ettiniz?”
 “Evet.”
 “Ve bu tutukluğun nedenini bilmek, içimde ne olup bittiğini öğrenmek istiyorsunuz. Öyle mi?”
 “Evet,” diye tekrarladı Yvatzemenova.
 “Ve söylersem öfkelenmeyeceksiniz?”
 “Hayır.”
 “Hayır mı?”

Elbette daha önce birkaç kızla tanışmıştım ama onların kendilerine olan özgüvenleri beni beceriksizleştirmişti. O an yaşadığım da bundan farklı değildi. Arkam dönük duruyordum.

 “Öyleyse söylüyorum, sizi seviyorum, aptalca belki ama seviyorum... İşte istediğinizi elde ettiniz.”

Yvatzemenova ayağa kalkmıştı. Ellerini bana doğru uzattığını kompartmanın camındaki yansımasından görebiliyordum. Alnımı soğuk cama dayamış, derin nefesler alıyordum. Bütün vücudum titriyordu. Ama bu çekingenliğimden gelen bir titreme değildi, aşkımı itiraf etmemle ortaya çıkan tatlı bir korku da değildi. İçimde çarpışıp duran, boğazımı düğümleyen belki biraz da öfkeli bir tutkuydu.

 “Dayfım Dayfımiç,” dedi Yvatzemenova ve sesinde bir şefkat belirtisi vardı.

O an hızla döndüm ve ellerini yakalayıp kendime çektim. Burnumu kıvır kıvır saçlarına gömmüş, olanca gücümle sarılıyordum. Bir an, çok kısa bir an da olsa onun da bana sarıldığını hissettim ama kolları iki yanından sallanıyordu. Onu bırakıp hızla geri çekildim.

 “Sevmek mi?”
Unuttuğu çok önemli bir şey birden aklına gelmiş gibi durdu Yvatzemenova.
 “Beni yanlış anladınız,” diye fısıldadı telaşlı bir korkuyla. Dudaklarımı kanatırcasına ısırdım ve dışarı çıktım.


Gece bir not yazarak kondüktöre verdim ve notumu Yvatzemenova ulaştırmasını rica ettim. Aklımda kaldığı kadarıyla şöyle demiştim:


“Yvatzemenova, içiniz rahat olsun... Karşınızda, aklını başına toplamış ve yaptığı aptallıkları başkalarının da unutmasını isteyen bir insan var artık. Uzun bir süre için uzaklara gidiyorum ve kabul edersiniz ki sizin kadar duygusuz olamıyorum; beni nefretle hatırladığınız düşüncesini yanımda götürmek hoşuma gitmeyecek. Umarım bu geceyi unutursunuz. Sevgiler D.”

Cemalov dolu votka bardağını dostuna uzattı.
 “Kaç yıl oldu dostum?”
 “Sanırım dört ya da beş.”
 “Hiçbir yerde zaman, Bormanya’da olduğundan daha hızlı geçmez” dedi Cemalov ve bardağı tepesine dikti.



Alıntılar/Esinlenme: Turgenyev