30 Mart 2018 Cuma

Cemalov'un Ziyareti (Bölüm 77)


Dayfım Dayfımiç:

Gergin geçen son görüşmelerinden sonra Bay Vasiliyeviç uzun bir tatile çıkacağını, doktorunun da önerisiyle Karlsbat yakınlarındaki kaplıcalarda birkaç ay kalacağını kısa bir not ile bildirmiş ve şehirden ayrılmıştı. Uzun zamandır görüşememişlerdi, bu tatil ile birlikte uzun bir süre daha görüşemeyeceklerdi.

Bay Dayfımiç bir haftadan beri evden çıkmamış, kendisini ziyarete gelenleri kabul etmemişti. Uşağı, çok hasta olduğunu, kimseleri göremeyeceğini söylüyordu gelenlere. Haksız da sayılmazdı. Gündüzleri uyuyor, akşamları kalkıp ciğer ezmesi, bir parça siyah ekmek ve votka ile karnını doyuruyor, sabaha kadar da bir daha gözünü kırpmıyordu. Sadece, uşağının kapının diğer tarafında piyano çalmasına izin veriyor, zaman zaman da ona kitap okutuyordu.

Yeni haftanın ilk günü bir not ulaştı kendisine. Yıllardır görmediği, Haydargrad Politeknik Okulundan sevgili dostu Cemalov’dan geliyordu. Birkaç haftalığına şehre geldiğini, Bolşoy Otelde kaldığını, kendisiyle görüşmeyi çok istediğini yazıyordu. Derhal uşağına ustura takımlarını getirip kendisini tıraş etmesini, tüvit ceketinin de fırçalanıp, çizmelerinin cilalanmasını emretti.


“İnsanlar ikiye ayrılır dostum.” diye devam etti Cemalov. Dayfımiç geleli birkaç saat olmuştu. Hemen odasında mükellef bir sofra kurdurmuş, Güney Bormanya’yı son ziyaretinde, yörenin ünlü içkilerinden birkaç litre Vinyak getirmişti. Ağzına bir parça havyar atıp dili ve damağıyla zarifçe ezdi.

“Sanıldığının aksine, gizleri olanlar ile gizleri olmayanlar şeklinde değil.” Vinyakından bir yudum aldı, “şükürler olsun bu bereketli sofraya” diye mırıldandı.
“Ha, ne diyordum? Evet, asıl ayrım her şeyi bilmek isteyenler ile, istemeyenler arasındadır.” dedi. Zihninden bir hesap yapıyormuş gibi bir gözünü hafifçe kısıp, “Ama bu merak, bir sevgi belirtisidir, diyorum ben.”

Dayfımiç bu akşam sadece dinlemek istiyordu. Evden çıkarken kendine söz vermişti. Zorunlu olmadıkça fikir beyan etmeyecekti. Farkında olmadan peş peşe devirdiği kadehler bu sözünde durmasını zorlaştıracağa benziyordu.




“Haydi dostum, anlatın bana. Haydargrad’da okurken bana bahsettiğiniz bir kadın vardı, ismini o zaman da söyleyemezdim, neydi adı? Yvazt… Yvatzzo?

“Yvatzemenova!”

“Hah, evet Yvatzemenova. Haydi anlatın neler oldu sonra? Bakın ne diyeceğim. Yaşamın en mutlu ânı nedir bilir misiniz?”
Sorunun cevabı çok para kazanmak olamaz, diye düşündü Dayfımiç. Nitekim İmparatorluk Büyük Lotaryasından kazandığı ikramiye ona mutluluktan çok dert getirmişti. “Nedir?” diye sordu.

Cemalov tabakasından çıkardığı sigaradan ikram ederek biraz durakladı. Derin bir nefes çekerek dumanı yukarıya üfledi.

“Söyleyeyim… Yaşamın en mutlu ânı ilk aşkınızın, sevdiğiniz kadının gözleriyle karşılaştığınız andır.  Hele ki onun da sizi sevdiğini fark ettiyseniz, bu olağanüstü bir andır.”

“Bu konuda çok deneyimli biri gibi konuşuyorsunuz Cemalov, size imrenmemek elde değil.”

“Yapmayın dostum; görünenin aksine, bu benim başıma bir kez geldi. Belki de iki kez.”

Dayfımiç birden son karşılaşmalarını anımsadı. Yvatzemenova’nın yüzündeki o kendinden emin, sevildiğini bilmenin özgüveniyle karşısındakini alaya alan müstehzi bakışları şimdi apaçık gözünün önüne gelmişti.

“Ben çoktan vazgeçtim ondan dostum. Böylesi daha güvenli, inanın bana.”

“Aşktan kaçınma da bir bakıma acıdan kaçınma anlamına gelir dostum, ama bunda bile tuzaklar vardır, bilirsiniz.”
Cemalov uşağına seslenerek çay hazırlamasını emretti. Masadan kalkıp pencereye doğru yürüdü, sigarasını yeniledi. Pencereden denizin koyu karanlığı, bu karanlığın üzerinde tek tük parlayan balıkçı fenerlerini görebiliyordu. Mırıldanır gibi devam etti.

“Acıyı ne iyileştirir sizce dostum?”

“Akla ilk gelen cevap ‘zaman’ öyle değil mi?”
“Haydi ama, bunu zaten bilgelik taslayanlar da söyler.  Daha iyisini bilirsiniz siz. Zamanın acıları her zaman iyileştirmediğini bilecek kadar da bilgesiniz üstelik!”



“Revenons à nos moutons!”* diye çıkıştı Dayfımiç.
“Haklısınız dostum, çok uzattım ve konudan uzaklaştım. Evet, soruma cevap veriniz lütfen. Yvatzemenova’dan söz ediyorduk.”
“Dostum, her aşk bir felakettir. İster mutlu olsun, isterse mutsuz. Hele ki kendinizi ona tümüyle verdiğinizde, gerçek bir felakettir.”

Cemalov tekrar yerine oturmuş, uşağın getirip masaya bıraktığı çayından bir yudum almıştı.

Dayfımiç sanki odada kimse yokmuşçasına kendi kendine konuşur gibiydi.
“Belirsizlik dostum, insanı tüketir; bilirsiniz. Bir sevgilide en kötüyü gördüğümüzde, bu ister bir sadakatsizlik isterse de sevgi eksikliği olsun, yüreğimize adeta su serpilir. Yaşam düşündüğüm gibiymiş, dersiniz ve rahatlarsınız."

“Bu düpedüz bir hayal kırıklığı ama. Şimdi bu hayal kırıklığını mı kutlayacağız?”

“Hayır, elbette kutlamayacağız. Yvatzemenova’dan ben bir cevap alamayarak cevabımı almış oldum, onu söylemeye çalışıyorum. Bazen bu daha açıklayıcıdır. Karşımızdakini cevap vermeye zorlamak, onu aynı zamanda yalan söylemeye teşvik etmektir.”

Çayından büyük bir yudum aldıktan sonra devam etti.
“Mutluluğa götürmüyordu ona olan aşkım; aramızda hep bir duygu ya da niyet eşitsizliği söz konusuydu. Aşkın doğasının böyle olduğunu bilmeyecek kadar saf biri değilim, beni kınamayın lütfen. Çekingen bir sıkılganlıktan, görece bir cürete kadar gittim geldim o süre içinde. Doğrusunu söylemek gerekirse bu, oldukça teorik bir cüret idi, eylem yeteneğinden yoksun, zavallı bir cüretti. Aşkı iyi tanımıyordum ama kendimi iyi tanıyordum ve yapabileceklerimin ne kadar sınırlı olduğunu biliyordum. Söyler misiniz bana, hangi kadın bu daracık alana sıkışmış birini sevebilir?”

Cemalov sessizlikten istifade ederek uşağına votka getirmesini emretti.

“O yıllar geride kaldı. Neyse ki geride kaldı. Kendimi neredeyse on sekiz, on dokuz yaşında bir genç gibi hissettiğim o tren yolculuğu, onunla aramızdaki alevin son parlayışıydı.”

“Tren yolculuğu mu? Ama bana bundan hiç söz etmediniz dostum, anlatın lütfen!” diye haykırdı Cemalov.


*Sadede gelelim.

Alıntılar/Göndermeler Julian Barnes

22 Mart 2018 Perşembe

Edebiyat ve Eleştiri (Bölüm 76)





Dayfım Dayfımiç:

Kapının kenarında dikildiği halde tüm bu konuşmaları dinlemekte olan Şivanov’da belli belirsiz bir kıpırdanma, lafa girme isteği fark etti Bay Dayfımiç. Demeto Oblomoviç’in tekrar tıkınmaya koyulmasını da fırsat bilerek:

“Bay Şıvanov, politik konulardaki birikiminize hayranlığımı daha önce ifade etmiştim size. Benzer şekilde, Bay Vasiliyeviç’ten de hakkınızda sık sık övgü dolu sözler işitiyorum. Açıkçası tartıştığımız konuda sizin fikirlerinizi merak etmekten de kendimi alamıyorum. Ne düşünüyorsunuz?”

Şıvanov, önce hazırola geçer gibi kendini toparladı, Tayanov’un salondaki varlığının, söyleyeceklerine olabilecek etkisini hissettiren bir sıkılganlıkla söze başladı.

“Size eleştirmenlerden neden nefret ettiğimi söyleyeyim Efendim. Her zaman ileri sürülen ve ilk akla gelen nedenlerden dolayı değil: Bilinenin aksine, yaratıcılıkta başarısız oldukları ya da doğaları gereği her şeye kusur buldukları, kıskanç ve kendini beğenmiş oldukları için değil. Üstelik, genellikle öyle de değiller; eğer bir şeyle suçlanacaklarsa, kendi incelikli değer yargıları daha çok göze çarpsın diye ikinci sınıf yapıtlara aşırı cömertlik göstermekle, onlara gerçek değerlerinin üstünde değer vermekle suçlanabilirler belki. Benim mesele ettiğim asıl sorun, eleştirmenlerin çok fazla politikaya bulaşmalarıdır.”

Şıvanov bunları daha önce başka yerde de anlatmış gibi konuşuyordu. Duracağı yerleri iyi biliyordu.

“Benim görüşüme göre; edebiyat politikayı içerir, ama politika edebiyatı içermez. Lakin yazarlar da politikacılar da bu görüşe itiraz edeceklerdir. Bana öyle geliyor ki yazılarını politik bir araç olarak gören romancılar, yazının değerini düşürüyorlar ve politikayı da gereksiz bir şekilde yüceltiyorlar. Sakın yanlış anlaşılmasın, politik görüşlere sahip olmalarının ya da politik demeçler vermelerinin yasaklanması gerektiğini kastetmiyorum. Sadece, çalışmalarının bu bölümüne başka bir şey demelerinin, örneğin gazetecilik adını vermelerinin doğru olacağını düşünüyorum. Romanın, politik etkinliğe katılmanın en etkili yolu olduğunu düşünen romancı, genellikle kötü bir romancı, kötü bir gazeteci ve kötü bir politikacıdır bana göre.”

Şıvanov sustuğunda, Bay Vasiliyeviç dışında herkesin ağzı bir karış açık kalmıştı. Demeto Oblomoviç’in bile yemeğe ara vermesi, durumun vahametini gösteriyordu. Dayfımiç’in zihninde birden bir şimşek çaktı. Sakın bu sözler Bay Vasiliyeç’in olmasındı? Tayanov’u doğrudan karşısına almak istememekle birlikte, onun edebiyatı ve politikayı bu kadar iç içe geçirmesinden de kuşkusuz rahatsızlık duyuyordu. Ya da daha korkuncu, ne politik olarak ne de romancı olarak Tayanov’u beğeniyordu.

Beklenenden uzun süren sessizliğin, sinirlerin gerildiğine dair bir işaret olduğunu fark eden Dayfımiç söze girdi.

“Bir romancı için yapması en kolay, en rahat şey nedir Baylar? Şüphesiz ki içinde yaşadığı toplumu kutlamak: Onun kaslı ve sağlıklı vücuduna hayran olmak, ekonomik büyümesine alkış tutmak, aptallıkları konusunda da ona sevecenlikle, bir baba şefkatiyle takılmak.”

Dayfımiç salondakilerin yüzüne hızlıca baktıktan sonra Şıvanov’a herkese votka ikram etmesini emretti. Redingotunun cebinden çıkardığı gümüş işlemeli bir tabakadan, daha kapağını açar açmaz kokusu içeriye yayılan Kok-Samsun-Kok sigarası ikram etti.

“Baylar, insanın kendi yurdu onursuzca, aptalca ya da soysuzca davrandığında bir yazarın yapacağı en büyük yurtseverlik, ona böyle davrandığını söylemektir. Bunu hangi yolla yapacağına karar vermekte zorlanacağını bilmekle birlikte, ulaşmak istediği kitlenin erişebileceği en uygun mecrayı seçeceğine de şüphem yoktur. Bir politikacıya ulaşmanın yolu, yazdığınız romanlar değildir. Zira hiçbir politikacı roman okumaz. Yazdıklarınız üzerinde konuşacak kitle (sizi parlatmayı ya da yerin dibine sokmayı amaç edinmiş bordrolu eleştirmenleri hariç tutuyorum) Cihangir oblastının nihilistlerinden başkası değildir."

Konuşmasının burasında Dayfımiç bir süre sustu. Böyle suskunlukları severdi.
"Demek istediğim şudur: Yazar, duygudaşlığında evrensel ve doğası gereği toplum dışı biri olmalıdır: Yalnızca o zaman açık seçik olarak görebilir. Şarabı, aşkı, kadınları ve zaferi ancak bir ayyaş, bir aşık, bir koca ya da ordu saflarında bir er olmamanız koşuluyla betimleyebilirsiniz. Yaşama katılırsanız, onu açıkça görmezsiniz: Ya ondan çok ıstırap duyarsınız, ya da çok zevk alırsınız."

Bay Vasiliyeviç tartışmadan memnundu. Bir ara ayağa kalkıp salon penceresinden sokağa doğru baktı. Kendisiyle konuşur gibi mırıldanmaya başladı:

“Ruhumuz sanki iki yandaki evlerin pencerelerinden birilerinin durup seyrettiği bir sokak gibi. Pencerelerden bakanlar sokakta belirli bir şeyi görme amacında değiller, hayır, hatta onlar sokakta ilginç bir şey göremeyeceklerini de bilirler, ama olsun, onlar için fark etmez ve mademki fark etmez, öyleyse neden bakılmasın? Sokak için de hiç fark etmez, istedikleri kadar baksınlar kendisine. Ama insan için durum farklıdır, kendisine yapışılıp kalınmasından hoşlanmaz insanoğlu.”

Birden arkasını dönerek, gür bir sesle:
"Baylar, edebiyat duygusu denen şey ne kadar ender değil mi? Dil, arkeoloji, tarih, siyaset, diyalektik, felsefe ve bunun gibi şeyleri bilmenin bir yardımı olacağını düşünürsünüz. Ama zerre kadar yardımı olmuyor bunların! Sözde aydın kişiler sanatla uğraştıklarında beceriksiz olduklarını daha çok gösteriyorlar. Sanatın ne olduğunu bile bilmiyorlar. Açıklayıcı notları metinden daha ilginç buluyorlar. Bacaklardan çok koltuk değneklerine önem veriyorlar. 'Şıvanov c' est moi'" dedi ve kadehindeki votkayı tepesine dikerek bardağı sokağa fırlattı.




Alıntılar/Göndermeler: Julian Barnes - Çernişevski