Bu blogda adı geçen kişi ve kurumların gerçek hayatla ilgisi yoktur. Tamamen hayal ürünüdür.
11 Mayıs 2020 Pazartesi
Rüzgârdandır kadınlar... (Bölüm 85)
Dayfım Dayfımiç:
Dayfımiç ertesi gün öğlene doğru uyanabildi. Kafasını kaldıramıyor, başında bir pudluk taş gibi bir ağırlık hissediyordu. Dostu Cemalov daha erken kalkmış, yıkanıp giyindikten sonra bahçede kahvesini içiyor ve gazete okuyordu. Kahvaltı hazır olduğu halde Dayfımiç’in kalkmasını beklemişti. Dayfımiç uşağının yardımıyla yıkanıp giyindikten sonra aşağıya indi, misafir olduğu bu evde bu kadar geç uyanmak onu rahatsız etti. Cemalov onu gülümseyerek ve kolları iki yana açık biçimde karşıladı, dostuna sarıldı.
“Umarım gürültü ederek sizi rahatsız etmemişimdir, memuriyet yıllarından kalma bir alışkanlık, kaçta yatarsam yatayım sabah yedide ayakta oluyorum.”
“Size gıpta ediyorum dostum, her gece ‘sabah erken kalkacağım’ diye yatıyorum ama bir türlü başaramıyorum.”
Birlikte yemek salonuna geçerek kahvaltıya başladılar. Kahvaltı oldukça mütevaziydi. Kızarmış yumurta, pelmeni, sırniki, buğday lapası, sütlü makarna çorbası ve arasına jambon konulmuş minik ekmekler vardı. Sütlü ve şekersiz çayı Dayfımiç’in önüne koyan uşak sessizce çekildi. Pek iştahı olmayan Dayfımiç çayından küçük bir yudum alarak masadaki sabit bir noktaya bakmaya başladı.
“Biraz yemelisiniz dostum” diye söze başladı Cemalov, “istediğiniz özel bir şey varsa hemen yaptırabilirim”
“Teşekkür ederim, doğrusunu söylemek gerekirse hiçbir şey yiyesim yok, sadece çay ve biraz da şu jambonlu ekmekler dışında.”
“Ne diyeceğim, kahvaltıdan sonra buraya beş verstlik mesafedeki Cemalov korusuna yürümeyi teklif ediyorum size. İsminin Cemalov olmasına bakmayın, benim değil. Yani bir zamanlar büyük dedemin yurtluğu imiş oralar, votka ve kadınlara düşkün dedemden bana kala kala bu ev kaldı. Hem size anlatacaklarım var.”
“Hevesinizi kırmak istemem ama bir adım dahi atmaya gücüm yok dostum. İzin verirseniz kahvaltı sonrası tekrar odama çekilip dinlenmek istiyorum.”
“Tanrım, dün gece çok yoruldunuz. Densizliğimi mazur görün lütfen. Ortak dostumuz Vasiliyeviç hakkında laflarız diye düşünmüştüm. Ama acelesi yok, sonra da…”
Çeyrek saat sonra orman yolunda yürümeye başlamışlardı bile. Dayfımiç uzun süredir kendisinden haber alamadığı dostu Vasiliyeviç’in ismi kulağına çalınır çalınmaz insanüstü bir güçle doğrulup hemen kapının önüne çıkmıştı.
“Beni daha fazla bekletmeyin Cemalov, anlatın lütfen.”
“Ah özür dilerim, elbette. Anlatacaklarım bundan yaklaşık üç ay öncesinde yaşandı. Vasiliyeviç’in, Bormanya’nın pek de tanınmayan bir kadın şairiyle bir süreden beri yazıştıklarını biliyordum. Kadın burada, Attalosgrad’da yaşıyordu, birkaç kez davetlerde, edebiyat söyleşilerinde karşılaşmıştım. Orta boylu kumral, biraz şehla bakan gözleri vardı.”
Dayfımiç, hemen tahmin etmişti kadın şairin kim olduğunu. Dostu Vasiliyeviç söz etmişti ondan. Cemalov yavaşlayıp durdu, bir kaç adım geride kalmıştı, kamburunu çıkarmıştı, anlatacaklarının ağırlığını sırtında hissediyordu.
“Bir akşam benim evimde Vasiliyeviç ile dertleşiyorduk, konu ister istemez Marinka’ya gelmişti. Vasiliyeviç birden ayağa kalkmış kendi ifadesiyle ‘kara, şehla gözlü kadını’ olağanüstü bir canlılıkla hatırlamış gözünden birkaç damla yaş dökülmüştü. Sonuna kadar içtiği sigarayı, sanki bu hayali söndürür gibi aceleyle küllüğe bastırıp yeni bir tane yakmış ve odada bir aşağı bir yukarı dolaşmaya başlamıştı. Onunla geçirdiği anlar hayalinde art arda canlanıyordu. Onunla son buluşmasını, o sırada kendisini ele geçirmiş olan o tensel tutkuyu, bu tutku tatmin edilmediğinde hissettiği hayal kırıklığını anımsamıştı. ‘Onu seviyordum, o gece onu güzel, tertemiz bir aşkla gerçekten seviyordum’ diye inlercesine konuşmuştu.”
Yolun yokuş olan kısmını farkına varmadan çıkmışlar, kan ter içinde kalmışlardı. Az ileride, kenarda bulunan iri kayaların üzerine oturup birer sigara yaktılar. Cemalov yanında taşıdığı çantanın içinden iki bardak ve bir funtluk votka şişesi çıkardı. Votka içmek için bundan daha güzel bir an olamazdı. Cemalov, anlattıklarını âdeta o an yaşıyormuşçasına heyecanlanmıştı. Dayfımiç, dostu Vasiliyeviç’i kederle anmayı hiç düşlememişti. Hızlıca birer kadeh içtiler, peşinden ikincisi ve derken üçüncüsü. Cemalov şişe ve bardakları ağır ağır çantasına koydu ve ayaklandı. Dayfımiç de peşinden yürümeye başladı.
“Her ne kadar üzülse de bunları anımsamak ve bana anlatmak Vasiliyeviç’in hoşuna gidiyordu. Hatta bir keresinde Marinka hakkında ileri geri konuşan bir şairle kavga etmesine ramak kaldığını, başka bir arkadaşının da ona arka çıktığını ve bunun sonucunda da o arkadaşıyla daha da yakınlaştığını anlatıyordu.”
Dayfımiç bu arkadaşın kim olduğunu merak etti, hatta onu kıskandığını, dostunun uzun süredir kendisinden uzak durmasının nedeninin bu adam olduğunu düşündü.
“O gün, yani Vasiliyeviç’in Attalosgrad’dan ayrılacağı gün, henüz gün ağarmadan bir grup arkadaşla birlikte ava gitmiştik. Geceden çok kar yağmıştı, on kapiklik Bormanya posta pulları gibi iri iri kar parçalarıyla baştan aşağı kaplı çam ağaçları arasındaki daracık yolda, kızağımız salına salına, gürültü etmeden gidiyordu. Birisi karanlıkta kızıl ateşini parlatarak hoş kokulu bir sigara içiyordu. Uşağım Ertanov, dizlerine kadar karın içinde o kızaktan bu kızağa koşup duruyor, derin karlarda dolaşan ve kavak kabuklarını kemiren geyikleri, ılık soluklarıyla doldurdukları inlerinde yatan ayıları anlatıyordu. Av bereketli geçmiş, aynı akşam enfes bir sofra kurmuştuk. Vasiliyeviç’in treni tam gece yarısı, buradan iki verst ilerideki Güney ve Kuzey Bormanya demiryollarının kesiştiği küçük, ıssız bir istasyondan kalkıyordu. Vasiliyeviç, dünya nihilist örgütler birliğinin Birinci Yanternasyonel toplantısı için Kuzeye, Prusya’ya gidiyordu ve bildiğim kadarıyla oradan çıkacak karara göre bir takım direniş hareketlerine fiili destek vermesi gerekecekti. İstasyona tek başına gitmekte ısrar etti, biz de onu yolcu ettikten sonra dağılmıştık. Odama çekilmiş kahve ve puro eşliğinde günün yorgunluğunu atmaya çalışıyordum.”
Koruya nihayet ulaşmışlardı, bekçi küçük kulubesinden çıkarak onları kapıda karşıladı. Cemalov ile çok eskiden tanıştıkları belliydi, saygıyla eğilerek ellerini sıktı.
“Bay Cemalov, bu ne güzel bir sürpriz, sizi beklemiyordum.”
“Ben de, ben de dostum. Eşiniz hanımefendi evdeyse bize mütevazi bir sofra hazırlamasını kendisinden rica edebilir misiniz? Şu parayı alın lütfen ve hemen biraz meze ve votka alın bize.”
Bekçi, Cemalov’un cömertliğini bilirdi, hiç ikiletmeden atına atlayıp en yakın çiftlikten alışveriş yapmak üzere ayrıldı. Bekçinin karısı konuşmaları duymuş, onları sobanın karşısında, koruya bakan pencerenin önündeki masaya oturtmuştu. Cemalov çantasındaki bardakları ve şişeyi çıkarıp masaya koydu. Birer kadeh içtiler.
“O geceyi çok net hatırlıyorum Dayfımiç, karanlık, rüzgarlı bir geceydi. Kar kâh iri iri kâh tipi şeklinde yağıyor, iki şazen ilerisi görünmüyordu. Dediğim gibi odamda dinleniyordum, kapının çok sertçe ve durmaksızın vurulduğunu odamdan işitebiliyordum. O saatte gelen birinin iyi haberler getirmeyeceğini düşünerek alt kata doğru inmeye başladım. Ertanov kapıyı açmış, kardan neredeyse bembeyaz olmuş bir kadını salona alıyordu. Onu birden tanıdım, Marinka idi gelen. Hemen yanına gittim, ellerime sarıldı, buz gibiydi. En az bir verstlik yolu yürüyerek gelmişti. Oturmasını, bir bardak çay ya da votka içmesini teklif etmeme rağmen asla kabul etmedi. Şiddetli öksürüklerle kesilen konuşmasında hemen istasyona gitmek istediğini söylüyor ve kendisine eşlik etmemi rica ediyordu.”
“Çıldırmış olmalı, hem de o havada?”
“Evet dostum, ben de buna benzer şeyler söyledim ama beni dinlemiyordu, bir an önce Vasiliyeviç’in trenine yetişmek istiyordu. Uşağımı en yakın çiftlikten bir araba bulması için göndermeyi önerdim, ancak bu havada hiçbir arabacının yola çıkmayacağını kendisi de biliyordu.”
Bekçinin hanımı iri vücudunu taşımaktan yorulmuş bir halde masaya bir parça siyah ekmek, turşu ve domuz yağı dolu bir kase bıraktı.
“Sizinle geldiğimiz bu yolun devamında, korunun içinden geçen ve istasyona epeyce kestirme bir yürüme yolu olduğunu Marinka da biliyordu, gecenin karanlığında tek başına gitmekten korktuğunu söyleyip kendisine eşlik etmemi rica etti. Öyle bir havada yırtıcı hayvanlara meze olmak işten bile değildi. Sırtıma tüfeğimi alarak, koyun postundan yapılmış şapkamı giyip, ayaklarımı da keçeye sararak yola çıktım. Marinka’ya da içi koyun postu kaplı bir asker kaputu vermiştim, ayaklarını o da keçeye sarmıştı. Evden çıkıp hızlı hızlı yürümeye başladık. Ayaklarımızın altındaki kardan ne yol belliydi ne de iz. Orman, yanmayan bir sobanın içi gibi kapkaraydı. Yolu çok iyi bildiğim halde bir noktadan itibaren yanlış bir yöne sapmış olmalıyım ki trenin sadece üç dakika durduğu küçük istasyona tahminimizden daha geç varabilmiştik.”
Bekçi gürültüyle içeri girdi, elinde beş funtluk votka, iri bir dana jambon, ciğer ezmesi ve peynir bulunan tepsiyi masaya bıraktı. Paranın üstünü vermek istercesine elini cebine attığında Cemalov bir kaş hareketiyle buna gerek olmadığını işaret etti. Bekçi yerlere kadar eğilerek çıktı odadan.
“İstasyona vardığımızda ikinci kampana çalınmıştı, Marinka koşarak perona çıkmış, Vasiliyeviç’i birinci mevki vagonun penceresinden hemen görmüştü. Vagonun içi çok aydınlıktı. Ceketlerini çıkarmış iki subay kadife koltuklara oturmuş kağıt oynuyorlardı. Pencerenin önünde, üstünde kalın mumlar yanan küçük masanın yanında oturuyordu Vasiliyeviç. Elindeki kitaba öyle dalmıştı ki peronda, tam karşısında dikildiğimiz halde bizi görmüyordu. Marinka, soğuktan buz kesmiş elleriyle pencereyi tıklattı fakat tam bu sırada üçüncü kampana çaldı ve tren yavaş yavaş kıpırdamaya başladı. Önce geriye gitti, sonra yerinden oynayan vagonlar birbiri ardınca ilerlemeye başladı. Marinka bir kez daha camı tıklattı. Bir yandan pencereden içeri bakıyor bir yandan da vagonun yanından yürüyordu. Vasiliyeviç nihayet onu görmüştü, pencereyi indirmek istedi ama beceremedi. Tüm gücünü kullanarak tekrar zorladı ve ancak bir karış kadar indirebildi. Tren hızlanıyordu, Marinka geri kalmamak için adımlarını hızlandırmıştı fakat tren hızını gitgide arttırıyordu. Vasiliyeviç tam pencereyi indirebildiği anda kondüktör Marinka’yı kenara itip vagona atladı.”
Cemalov her şeyi o anda yaşıyormuşçasına heyecanlanmıştı. Tabakasını açarak Dayfımiç’e sigarasından ikram etti, kadehleri tazeledi. Biraz soluklandıktan sonra anlatmaya devam etti.
“Marinka geride kalmıştı ama peronun karlı tahtaları üzerinde hâlâ koşuyordu; aniden peron bitti ve düşmemek için kendini zor tuttu. Bu kez de raylar boyunca koşuyordu ama birinci mevki vagonu çok ilerideydi artık. Yanından ikinci mevki, sonra üçüncü mevki vagonları geçti, ama o hâlâ koşuyordu. Arkasında feneriyle son vagon da geçip gittiğinde istasyonun dışına çıkmıştı. Tipi üzerine saldırıyor, başından örtüsünü sıyırıyor ve bir yandan elbisesini bacaklarına yapıştırıyordu. Rüzgâr başörtüsünü uçurmuştu ama o hâlâ koşuyordu.”
Cemalov susmuştu, elinin parmaklarını sırayla tahta masaya vuruyor, bir yandan da istemsizce ayağını sallıyordu. Dayfımiç şaşkındı, Marinka’nın, dostu Vasiliyeviç’in burada kaldığı süre boyunca ona söylemediği ama son dakikada trene koşturduğu şeyin ne olduğunu merak etti. Kadehleri doldurdu, Cemalov’u beklemeden içti.
“Peki siz, daha sonra Vasiliyeviç ile bir daha görüşebildiniz mi Cemalov?”
“Hayır, kendisini en son o zaman görmüştüm. Fakat…”
“Evet?”
“Fakat kulağıma bir takım haberler gelmedi değil. Bir ihbar üzerine, Prusya’da trenden iner inmez tutuklanmış ve bir çalışma kampına gönderilmiş. Tabi bunlar teyide muhtaç bilgiler, Prusya’daki bir takım tanıdıklarıma mektuplar yazdım, nereye gönderildiğini bulmaya çalışıyorlar, ancak Vasiliyeviç’in durumunun ‘en üst seviyede’ takip edildiği, bilgi almanın çok zor olduğunu söylediler.”
“Peki Marinka nerede? Belki ona yazmıştır.”
“Ehm, evet, Petersburg istasyonundan gönderilmiş bir kart ulaşmıştı ona, yerleşir yerleşmez ona adresini yazacağını söylüyordu ama…”
“Yazmamış mı peki?”
“Dostum duymadınız mı yoksa?”
“Neyi?”
“...”
“Söyleyin bana Cemalov, neyi duymadım mı?”
“Dostum, Marinka o görüşmemizden bir ay kadar sonra… Tanrı günahlarını bağışlasın…”
“Ama nasıl olur? Ne oldu, bir kaza mı?”
“Herkes farklı şeyler söyledi ama bildiğim kadarıyla o gün doktoru ona verem olduğunu ve sağlığına çok dikkat etmesi gerektiğini, böylece altı ay kadar daha yaşayabileceğini söylemiş. O gece, soğuk ve tipi yüzünden hastalığı daha da ilerlemiş ve çok geçmeden…”
“Anlayamıyorum Cemalov, eğer ki dostum Vasiliyeviç ondan bir ışık görseydi, eminim yanında kalırdı. Vasiliyeviç’i gitmeye iten neden, Marinka’nın tavizsiz mesafesi olmalı. Dostumu tanıyorum çünkü…”
Bir süre ikisi de konuşmadı, camdan içeriye giren ılık bahar rüzgarı masanın örtüsünü sallıyor, korunun derinliklerinden ıslığa benzer sesler duyuluyordu.
“Tuhaf hatta ironik olan ne biliyor musunuz Cemalov? Marinka’nın bir şiirinden bir dize hatırlıyorum, aklımda kaldığı kadarıyla şöyle diyordu: ‘Rüzgârdandır kadınlar, savururlar savrulurken.’
“Dostum, bazen aşk, ömür boyu açılıp kapanan, açılıp kapanan bir yaradır.”
Esinlenmeler/Alıntılar: Tolstoy, DHE
Kaydol:
Yorumlar (Atom)



