Dayfım Dayfımiç:
Gergin geçen son görüşmelerinden sonra Bay Vasiliyeviç uzun bir tatile çıkacağını, doktorunun da önerisiyle Karlsbat yakınlarındaki kaplıcalarda birkaç ay kalacağını kısa bir not ile bildirmiş ve şehirden ayrılmıştı. Uzun zamandır görüşememişlerdi, bu tatil ile birlikte uzun bir süre daha görüşemeyeceklerdi.
Bay Dayfımiç bir haftadan beri evden çıkmamış, kendisini ziyarete gelenleri kabul etmemişti. Uşağı, çok hasta olduğunu, kimseleri göremeyeceğini söylüyordu gelenlere. Haksız da sayılmazdı. Gündüzleri uyuyor, akşamları kalkıp ciğer ezmesi, bir parça siyah ekmek ve votka ile karnını doyuruyor, sabaha kadar da bir daha gözünü kırpmıyordu. Sadece, uşağının kapının diğer tarafında piyano çalmasına izin veriyor, zaman zaman da ona kitap okutuyordu.
Yeni haftanın ilk günü bir not ulaştı kendisine. Yıllardır görmediği, Haydargrad Politeknik Okulundan sevgili dostu Cemalov’dan geliyordu. Birkaç haftalığına şehre geldiğini, Bolşoy Otelde kaldığını, kendisiyle görüşmeyi çok istediğini yazıyordu. Derhal uşağına ustura takımlarını getirip kendisini tıraş etmesini, tüvit ceketinin de fırçalanıp, çizmelerinin cilalanmasını emretti.
“İnsanlar ikiye ayrılır dostum.” diye devam etti Cemalov. Dayfımiç geleli birkaç saat olmuştu. Hemen odasında mükellef bir sofra kurdurmuş, Güney Bormanya’yı son ziyaretinde, yörenin ünlü içkilerinden birkaç litre Vinyak getirmişti. Ağzına bir parça havyar atıp dili ve damağıyla zarifçe ezdi.
“Sanıldığının aksine, gizleri olanlar ile gizleri olmayanlar şeklinde değil.” Vinyakından bir yudum aldı, “şükürler olsun bu bereketli sofraya” diye mırıldandı.
“Ha, ne diyordum? Evet, asıl ayrım her şeyi bilmek isteyenler ile, istemeyenler arasındadır.” dedi. Zihninden bir hesap yapıyormuş gibi bir gözünü hafifçe kısıp, “Ama bu merak, bir sevgi belirtisidir, diyorum ben.”
Dayfımiç bu akşam sadece dinlemek istiyordu. Evden çıkarken kendine söz vermişti. Zorunlu olmadıkça fikir beyan etmeyecekti. Farkında olmadan peş peşe devirdiği kadehler bu sözünde durmasını zorlaştıracağa benziyordu.
“Haydi dostum, anlatın bana. Haydargrad’da okurken bana bahsettiğiniz bir kadın vardı, ismini o zaman da söyleyemezdim, neydi adı? Yvazt… Yvatzzo?
“Yvatzemenova!”
“Hah, evet Yvatzemenova. Haydi anlatın neler oldu sonra? Bakın ne diyeceğim. Yaşamın en mutlu ânı nedir bilir misiniz?”
Sorunun cevabı çok para kazanmak olamaz, diye düşündü Dayfımiç. Nitekim İmparatorluk Büyük Lotaryasından kazandığı ikramiye ona mutluluktan çok dert getirmişti. “Nedir?” diye sordu.
Cemalov tabakasından çıkardığı sigaradan ikram ederek biraz durakladı. Derin bir nefes çekerek dumanı yukarıya üfledi.
“Söyleyeyim… Yaşamın en mutlu ânı ilk aşkınızın, sevdiğiniz kadının gözleriyle karşılaştığınız andır. Hele ki onun da sizi sevdiğini fark ettiyseniz, bu olağanüstü bir andır.”
“Bu konuda çok deneyimli biri gibi konuşuyorsunuz Cemalov, size imrenmemek elde değil.”
“Yapmayın dostum; görünenin aksine, bu benim başıma bir kez geldi. Belki de iki kez.”
Dayfımiç birden son karşılaşmalarını anımsadı. Yvatzemenova’nın yüzündeki o kendinden emin, sevildiğini bilmenin özgüveniyle karşısındakini alaya alan müstehzi bakışları şimdi apaçık gözünün önüne gelmişti.
“Ben çoktan vazgeçtim ondan dostum. Böylesi daha güvenli, inanın bana.”
“Aşktan kaçınma da bir bakıma acıdan kaçınma anlamına gelir dostum, ama bunda bile tuzaklar vardır, bilirsiniz.”
Cemalov uşağına seslenerek çay hazırlamasını emretti. Masadan kalkıp pencereye doğru yürüdü, sigarasını yeniledi. Pencereden denizin koyu karanlığı, bu karanlığın üzerinde tek tük parlayan balıkçı fenerlerini görebiliyordu. Mırıldanır gibi devam etti.
“Acıyı ne iyileştirir sizce dostum?”
“Akla ilk gelen cevap ‘zaman’ öyle değil mi?”
“Haydi ama, bunu zaten bilgelik taslayanlar da söyler. Daha iyisini bilirsiniz siz. Zamanın acıları her zaman iyileştirmediğini bilecek kadar da bilgesiniz üstelik!”
“Revenons à nos moutons!”* diye çıkıştı Dayfımiç.
“Haklısınız dostum, çok uzattım ve konudan uzaklaştım. Evet, soruma cevap veriniz lütfen. Yvatzemenova’dan söz ediyorduk.”
“Dostum, her aşk bir felakettir. İster mutlu olsun, isterse mutsuz. Hele ki kendinizi ona tümüyle verdiğinizde, gerçek bir felakettir.”
Cemalov tekrar yerine oturmuş, uşağın getirip masaya bıraktığı çayından bir yudum almıştı.
Dayfımiç sanki odada kimse yokmuşçasına kendi kendine konuşur gibiydi.
“Belirsizlik dostum, insanı tüketir; bilirsiniz. Bir sevgilide en kötüyü gördüğümüzde, bu ister bir sadakatsizlik isterse de sevgi eksikliği olsun, yüreğimize adeta su serpilir. Yaşam düşündüğüm gibiymiş, dersiniz ve rahatlarsınız."
“Bu düpedüz bir hayal kırıklığı ama. Şimdi bu hayal kırıklığını mı kutlayacağız?”
“Hayır, elbette kutlamayacağız. Yvatzemenova’dan ben bir cevap alamayarak cevabımı almış oldum, onu söylemeye çalışıyorum. Bazen bu daha açıklayıcıdır. Karşımızdakini cevap vermeye zorlamak, onu aynı zamanda yalan söylemeye teşvik etmektir.”
Çayından büyük bir yudum aldıktan sonra devam etti.
“Mutluluğa götürmüyordu ona olan aşkım; aramızda hep bir duygu ya da niyet eşitsizliği söz konusuydu. Aşkın doğasının böyle olduğunu bilmeyecek kadar saf biri değilim, beni kınamayın lütfen. Çekingen bir sıkılganlıktan, görece bir cürete kadar gittim geldim o süre içinde. Doğrusunu söylemek gerekirse bu, oldukça teorik bir cüret idi, eylem yeteneğinden yoksun, zavallı bir cüretti. Aşkı iyi tanımıyordum ama kendimi iyi tanıyordum ve yapabileceklerimin ne kadar sınırlı olduğunu biliyordum. Söyler misiniz bana, hangi kadın bu daracık alana sıkışmış birini sevebilir?”
Cemalov sessizlikten istifade ederek uşağına votka getirmesini emretti.
“O yıllar geride kaldı. Neyse ki geride kaldı. Kendimi neredeyse on sekiz, on dokuz yaşında bir genç gibi hissettiğim o tren yolculuğu, onunla aramızdaki alevin son parlayışıydı.”
“Tren yolculuğu mu? Ama bana bundan hiç söz etmediniz dostum, anlatın lütfen!” diye haykırdı Cemalov.
*Sadede gelelim.
Alıntılar/Göndermeler Julian Barnes



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder