Bu blogda adı geçen kişi ve kurumların gerçek hayatla ilgisi yoktur. Tamamen hayal ürünüdür.
4 Nisan 2018 Çarşamba
Marina Yelkenoviç1
Marina Yelkenoviç:
Aylar sonra kapımda bir alacaklı gibi sesini duyurmaya çalışan posta görevlisini bulduğumda günlerden şuydu diyemeyeceğim. Uzun zamandır gelip giden olmadığından, günlük tutmayı da azalan kâğıt ve mürekkep yüzünden bıraktığımdan, akıp giden bir zamanın tam ortasında oturmuş o zamanın sonunu bekliyorum.
Mektup genç dostum Dayfımiç’tendi. Titreyen ellerimle götürüp artık iki kitap bir kupalık yerinin tozunun alındığı kocaman masanın üstüne bıraktım. Dün geceden beri fazladan yanan muma acımadan, sayfaları arasına gömüldüğüm kitaptan rastgele bir sayfa açtım.
Ey altın saçlı Aphrodite
Kaç kez yakarmışımdır
Benim alın yazım da
Öyle olsun diye.*
Bunca yıl sonra yeniden içine düştüğüm mısralar beni niçin böyle yakıyor? Yaşlılığın, yalnızlığın beklenen emareleri mi şu başıma gelenler? Acının tortusunu bir avuç tuz gibi içime bırakıp giden, eski bir aşkın yeniden harlaması ne kadar da garip ve beklenmedik. Ben bu acıyı yıllar yıllar önce kuşanıp kabullenmedim mi? Hem ne var ki acının kekre tadından başka hâlâ hayatta olduğumu hatırlatacak?
Yalnızlığıma adeta bahar güneşi gibi doğan mektup bir kitap ötemde ışıldarken, neden inanılmaz bir sevinç duyuyor da açıp okumayı ihmal ediyorum? Belki beni bunca vakit ihmal eden sevgili dostum Dayfimiç’e kırgınım. Ama düşünüp aklımı yeniden zorladığımda, bu tür dünyevi duyguları terk edeli çok oldu, diyorum. Hayatı olduğu gibi kabul edip içime sarmayı bir büyük aşktan öğrendiğim günden beri. Aşk ki biz ölümlülerin yaratıp, dünyaya korkup çekinmeden varlık nefesimizden üflediğimiz en şaşaalı masaldır. O masalın sonunu kendince kim nasıl yazarsa yazsın o varlığını son insanın son nefesine dek sürdürecek.
Beni bunca ihmal edip merakta bırakan dostumun başına kötü şeyler mi geldi yoksa korkusu, mektubu daha fazla bekletmekten alıkoydu beni sonunda. Dayfimiç özürler, selamlar, iyilik dileklerinden sonra biraz havadan sudan bahsetmiş. Vasiliyeviç’in kendini iyi hissetmediği için uzun bir tatile çıktığını, Karsbad kaplıcalarında olduğunu yazmış. Bir an Vasiliyeviç’i sıcak kükürtlü suların içinde kıpkırmızı ve buruşmuş parmaklarıyla düşünmek beni gülümsetti doğrusu. Hatta birkaç ufak kahkaha attım da epeydir duymadığım kendi sesimden ürktüm, işte bu inanılır gibi değil.
Bana birçok defa sözünü ettiği okul arkadaşı Cemalov’un Güney Bormanya’ya geldiği onunla Bolşoy Otel’de buluştuklarını yazmış sonra. Aman allahım, işte tam da bu satırlarda deli gibi atmaya başladı kalbim.
“Aşktan kaçınma da bir bakıma acıdan kaçınma anlamına gelir.”
“Zamanın acıları her zaman iyileştirmediğini bilecek kadar bilgesiniz üstelik.”
Bütün bu cümleler de ne anlama geliyor, kalbim günlerdir böyle mevzularla kendini için için dağlarken nasıl bir tesadüf bu böyle diye şaşkınlıkta sürüklenirken, bir isim parlayıp sönüyor kâğıtta, Yvatzemenova. Tanrım dostum aşık! Yıllardır “Hangi kadın bu daracık alana sıkışmış birini sevebilir?” sorusuyla ortalıkta dolaşan Dayfimiç sonunda aşkın, aslında pek de güzel sezdiği tuzaklarından birine yakalanmış işte. Hem de zorluğu adından belli bir kadının şüphesiz pek güzel ve zarif ellerinin kurduğu bir tuzağa. Mektubu akşama dek öpe seve, ağlayarak, dostumun acısından canım yanarak, bir yandan artık sebepsiz büyümeyeceğini, amaçsız ölmeyeceğini bilerek defalarca okudum.
Güneş battığında, Dinyeper’den esen rüzgâr benimle birlikte eskimiş evimin pencerelerinde uğultuya döndüğünde, salonun havası sırtımı mektubun heyecanına katıp ürperttiğinde şömineyi ve mumları yaktım, mutfakta bulduğum son iki şişe şarabın birini açtım – böyle bir gece için yeterli bile sayılmazdı- her ihtimale karşı birkaç kağıt çektim önüme ve yazmaya başladım;
Sevgili dostum Dayfım Dayfimiç
*Sappho
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder