Bu blogda adı geçen kişi ve kurumların gerçek hayatla ilgisi yoktur. Tamamen hayal ürünüdür.
4 Ocak 2016 Pazartesi
Dayfım Dayfımiç:
Lokanta vakasından birkaç hafta sonra Dayfımiç kendini sokağa atmış, Ü. İlçesinin dar sokaklarında Kasım’ın son güneşini de sırtında hissede hissede yürüyordu. Evde geçen günler kabus gibiydi. Durdukça acı üzerinde birikmiş, biriktikçe boğmuştu. Kaç saattir dışarıda olduğunu hatırlamasa da, yürüye yürüye Ç. Tepesi’ne geldiğini yeni fark etmişti. Hem nefeslenmek, hem de bir şeyler atıştırmak için, Ü. Vikontluğunun işletmekte olduğu meydandaki tek lokantaya gitti. İçeri girdiğinde, sadece birkaç masa dışında neredeyse salonun boş olduğunu gördü. Cam kenarındakilerden birine doğru yürümeye başlamıştı ki, arkasından birileri seslendi.
“Bay Dayfımiç, Bay Dayfımiç!”
Dönüp baktığında üç-dört masa arkasında duvar dibine sinmiş gibi oturan Agayev Beleşin Boşdepov’u gördü. Bu karşılaşmadan pek memnun olmasa da, istemeye istemeye masasına gitti.
“Bay Dayfımiç, lütfen buyrun, masamıza şeref verin”
Dayfımiç kalkacakmış gibi kenara oturdu.
“Nasılsınız Bay Boşdepov, epeydir görüşmüyoruz. Her şey yolundadır umarım.”
“Çok teşekkürler Bay Dayfımiç, bildiğiniz gibi işte. Aç mısınız? Ben de bir şeyler yiyecektim, bana eşlik etmenizi dilerim”
Dayfımiç’in bu oldubittiye canı sıkılmıştı, ama kaçacak yeri de yoktu. Saatlerdir yürümüş, kurtlar gibi de acıkmıştı.
Boşdepov, soylu bir aileden geliyordu. İgnostik’ti. Yalta’nın sayılı zenginlerindendi ve rehin karşılığı borç para vererek hatırı sayılır bir servet biriktirmişti. Birkaç yıl önce kendisine kalan mirasla birlikte servetinin bir milyon rubleden fazla olduğu söyleniyordu.
Boşdepov garsona seslenerek masayı donatmasını emretti. Menüdeki en pahalı Fransız şaraplarından birini de siparişine ekledi. Doğrusunu söylemek gerekirse, siparişleri neredeyse on birinci dereceden bir memurun yıllık ücreti kadardı. Dayfımiç, Boşdepov hakkında söylenen “cimri” yakıştırmalarının iftiradan başka bir şey olmadığını düşündü.
Yemek boyunca neredeyse hiç susmadı Boşdepov, gülümsemesi ve müstehzi bakışlarından anlayabildiği kadarıyla, Dayfımiç’i masasına çağırmış olmakla ona büyük bir şeref bahşetmişti. Gençliğinden, dolayısıyla elindeki parayı har vurup harman savurma ihtimalinden bahsediyor, Büyük İmparatorluk Lotaryasından kazandığı ikramiyeyi nasıl değerlendirmesi gerektiği konusunda türlü akıllar veriyordu. Etrafında bulunan ve bir zamanlar zengin olmuş soylu kişilerden bahsediyor, şimdi nasıl sefil bir hayat sürdüklerini söylerken bundan gizli bir keyif de alıyordu. Hiçbir ismi atlamıyordu, önceki nesilden zenginleri birer birer değerlendirmeye koyuldu. Kimine asalet bahşediyor, kiminin kuyruğuna teneke bağlayıp sokaklarda kovalamak istiyor, diğer birini kutlamakla yetiniyor ve aralarından birini -can düşmanını- başına eşek kulakları, sırtınaysa mujik paltosu geçirip bir köye yolluyordu.
Dayfımiç söylenenlerin çoğunu dinlemese de arada bir başını kaldırıp Boşdepov’un yüzüne bakıyor ve yemeğine devam ediyordu. Derken Boşdepov’un, Bay Vasiliyeviç’ten bahsettiğini fark etti. Yemeği bırakıp dinlemeye başladı. Boşdepov bu sabah garda karşılaştığı Vasiliyeviç’in uzun bir seyahate çıkmak üzere Moskova’ya bilet aldığından söz ediyordu. Dayfımiç saatine baktı, koşarsa belki yetişebilirdi. Özür dileyerek Vasiliyeviç’i mutlaka görmesi gerektiğini, o nedenle hemen çıkmak zorunda olduğunu söyledi. Yemek için teşekkür ederek masadan kalkmıştı ki, Boşdepov arkasından seslendi.
“Dayfımiç, yürüyerek yetişmeniz mümkün değil, lütfen benim troykamı alınız. Sürücüye söyleyiniz sizi istediğiniz yere bıraksın.”
Dayfımiç hiç istemese de bu teklifi kabul etmek zorunda kaldı, Vasiliyeviç’i göremeden giderse kendini affetmezdi.
“Çok teşekkür ederim Bay Boşdepov, bu iyiliğinizi hiç unutmayacağım. Tanrı sizi korusun!”
Tam kapıdan çıkmak üzereyken Boşdepov yeniden seslendi.
“Bay Dayfımiç, özür dilerim, maalesef cüzdanımı yanıma almamışım, rica etsem bana beş yüz ruble borç verir misiniz?”
Dayfımiç borcun asla geri gelmeyeceğini biliyordu, ama bununla kaybedecek vakti yoktu. Cebinden beş yüzlük bir banknot çıkarıp masaya bıraktı ve koşarak çıktı lokantadan.
Sürücüyü tarif edilen yerde bulması zor olmadı, ancak atların haline bakılırsa zavallılar günlerdir bir tutam ot ya da bir avuç arpa dahi yememişlerdi. Yola koyulalı henüz on dakika olmuştu ki hafif bir yokuşun ortasında atlardan biri yere serildi. Sürücü ne kadar kırbaçladıysa da hayvanı yerinden kıpırdatamadı. Söylenmeye başladı.
“Beyim, hayvanlar günlerdir doğru düzgün bir şey yemedi. Yol kenarlarındaki otlarla besliyorum bu zavallıları.”
Dayfımiç’in daha fazla beklemeye tahammülü kalmamıştı. Arabadan indi ve tren garına doğru koşmaya başladı.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder