4 Ocak 2016 Pazartesi


Dayfım Dayfımiç:
Dayfımiç ve Vasiliyeviç tarihi binanın tek ve pahalı lokantasında oturmuşlar votka ve meze eşliğinde sohbet ediyorlardı. Dayfımiç tren hareket ederken gara yetişmiş ve son anda Vasiliyeviç’i inmeye ikna etmişti. Koşmaktan kan ter içinde kalmıştı. İskarpinleri ve tozlukları çamurlu, redingotunun bir yanı ıslaktı, şapkasını da yolda düşürmüş, fark ettiğinde durup geri dönememişti.

“Bir süredir görüşemedik dostum, ama izin verirseniz sormak istiyorum. Sizi bu uzun yolculuğa çıkmaya ikna eden nedir?”

“Biraz o, biraz bu, Bay Dayfımiç.”

“Pek konuşmak istemiyorsunuz sanırım, anlıyorum. Yine de her zaman dostunuz olduğumu söylememe izin verin.”

Dayfımiç votkaları tazeledi ve peş peşe birkaç bardak içtiler. Duvar kenarındaki masada genç ve çok güzel bir kadın, kendisinden neredeyse iki katı yaşlı bir subayla yemek yiyor, subayın her söylediğine kahkahalarla gülüyordu. Dayfımiç, Yvatzemenova’yı ve son olanları hatırladı birden. Bu güzel kadın ne kadar da benziyordu ona. Ya da bütün kadınlar ona benziyordu. “Les extrémités se touchent” diye söylendi Dayfımiç.

“Bir rüya gördüm, kafamı epeyce karıştırdı dostum. Size anlatmak isterim” diyerek söze girdi Vasiliyeviç.

“Elbette, elbette!”

“Rüyamda, kapkaranlık bir gökyüzünde uçtuğumu gördüm, bir süre yükseldim ve bir kademede Aynurova isimli bir kadınla karşılaştım, elinde gümüşten bir orak tutuyor ve bana durmamamı, daha da yukarıları çıkmamı işaret ediyordu. Yükselmeye devam ettikçe karanlık azalıyordu. Derken bir başka kadın karşıladı beni, isminin Ustinya olduğunu söyledi. Ancak o da tıpkı Aynurova gibi orada duramayacağımı, daha da yukarılara çıkmam gerektiğini söyleyip beni eliyle yavaşça yukarı itti. O kadar hafiftim ki, o küçük dokunuş bile sanki binlerce verst yükselmemi sağladı. Hızımın kesildiği yerde karşılaştığım kadının ismi Çolpanova’ydı ve elinde bir ayna tutuyordu. Diğerlerinin aksine Çolpanova beni yukarı göndermediği gibi, elimden tutup yükselmemi de engelliyordu. Ne aşağı düşebiliyor, ne de yukarı çıkabiliyordum. Bir yıl kadar uzunmuş gibi gelen bir zaman boyunca orada kaldım, nitekim saçlarım ve sakallarım sanki hiç traş yüzü görmemiş gibiydi. Çırpınıp kurtulmaya çalışırken, yatağımda uyandım. Günlerdir bu rüyayı düşünüyorum dostum ve bir anlam veremiyorum. Doğrusunu söylemek gerekirse, işin içinden de çıkamadım…”

Bir süre sessiz kaldılar. Garson votkalarını tazelerken masaya birer parça biftek ile birlikte börek de bıraktı.

Dayfımiç gümüş tabakasını çıkartarak kendisi ve Vasiliyeviç için birer tütün sardı. İlk dumanla birlikte derin düşüncelere daldı. Sonra aniden, neredeyse haykırarak ayağa fırladı.

“Dostum, bu çok açık bir mesaj aslında!”

“Neyin mesajı Dayfımiç?”

“Bakın, bir inanışa göre, yaşadığımız evrende kocaman boşluğun en altında ölümlülük yeri dünya, en üstünde de ölümsüzlük yeri Zuhal yıldızı vardır. Zuhal yıldızı, evrensel aklın bütün esrarını taşımaktadır, yedinci ve son kattır, ölümsüzlüğe orada erişilir ve parlak bir ışık içindedir. Ruhlar oradan koparak, dünyaya doğru düşerler. Bu düşüş aslında bir sınavdır. Düşüş, büyük ışıktan inildikçe, yavaş yavaş koyulaşan bir karanlığa doğrudur. Ruh, kısa bir sınama için yeryüzüne inip maddeyle birleşecek, ama ona boyun eğmeyecektir. Ruhun maddeye yenilmesi demek, sonsuza dek yok olması demektir.

İnsan ruhu, tanrının çocuğudur ve bir sınava tabidir. Sınavı kazanamazsa, o ruhta bulunan tanrısal ışık sönecek, ışık yalnız başına çıktığı yere dönerek ruhu karanlıkta bırakacaktır. Ruh da, ışıksız kalınca, karanlığın içinde eriyip tükenecektir. Büyük boşluk, inen çıkan ve arada eriyip tükenen sayısız ruhla doludur. Sınavı kazanan ruhlar, yedi kat göğe başarıyla yükselip ölümsüzlüğe kavuşurlar. Mutlak hakikati öğrenirler.

Maddeye boyun eğmeyen başarılı ruh, yeryüzündeki kısa sınavını verdikten sonra, ilk basamak olarak Ay’a yükselir. Ay, düşünce dehâsıdır, elinde gümüş bir orak tutar, doğumları ve ölümleri düzenler. Ruhları cesetlerden kurtararak büyük ışığa doğru çeker.

Göğün ikinci katını yöneten ise Utarit yıldızıdır. Utarit, soyluluk dehâsıdır, sınavını başarıyla vermiş ve birinci katta cesetlerinden ayrılmış ruhlara çıkacakları yolu gösterir. Bu kata çıkan ruhlar, asaletlerini kanıtlamış ruhlardır.

Üçüncü katı Zühre yıldızı yönetir. Zühre, aşk dehâsıdır, elinde aşk aynasını tutar ve birbirlerini unutan ruhlar, aşk aynasında birbirlerini bulurlar.”

Dayfımiç söylediklerinin yeni farkına varmış gibi aniden sustu.

“Özür dilerim dostum, kabalık etmek istememiştim.”

“Boşverin, Dayfımiç. Gün gelecek bu da bir anı olacak. Rira bien qui rira le dernier!”

“Haklısınız”

“Yani diyorsunuz ki, insanlar ölümlü tanrılardır; tanrılar da ölümsüz insanlar?

Tam o sırada lokantanın kapısı açıldı ve içeriye bütün görkemiyle Demeto Oblomoviç girdi.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder