Bu blogda adı geçen kişi ve kurumların gerçek hayatla ilgisi yoktur. Tamamen hayal ürünüdür.
4 Ocak 2016 Pazartesi
Demeto Oblomoviç:
Demeto Oblomoviç hafta sonu taşranın kısıtlı olanakları içinde gerçekleşen balonun mahmurluğunu üstünden atmaya çalışırken, bir yandan da tembel ama mutfaktaki başarıları yüzünden bir türlü kapının yolunu gösteremediği uşağının muhteşem tatlısına damağında fazladan tur attırırken, minik şapırtılar çıkardığının farkında bile değildi. Aklını tarotta çıkan kırmızılı kadın kurcalıyordu. Tehlike?
D. Oblomoviç Nostradamus'tan Rasputin'e gelmiş geçmiş bütün bilicilere şüpheyle bakan biri olmakla beraber, onların görülerindeki keskinliği de aklının bir yanı ile sorguluyor, astral alemlerden gönderilen sinyalleri hiç de hafife alamıyordu. Hem henüz yakınlarda büyü ile ilgili bilimsel izahata nasıl arkasını dönebilirdi?
''Atom ve atomaltı düzeylerde bir takım tuhaf elektrik güçlerinin patlayıp birdenbire alev almaları ve amorf parçacıkların eşgüdümlü bir şekilde öne, arkaya, yana doğru fırıl fırıl, sonsuza dek dönüşleri öylesine hesaplanamaz bir hızdadır ki, bunun yanında 'varış', 'yola çıkma', 'süre' ve 'iyi günler' gibi ifadeler anlamsız hale gelir. Büyü'nün gerçekleştiği düzey işte budur.'' tam olarak böyleydi açıklama.
Peki bunun astral düzlemlerdeki işleyişinin de benzer olmadığını kim iddia edebilir? O zaman kırmızılı kadın? Elini boşluğa doğru şöylece omuz başına doğru kaldırıp olmayan bir sineği kovalarcasına sallayıp düşüncelerinden uzaklaşmaya çalışırken sarsak bir hareketle elindeki tatlı tabağından büyükçe bir parçayı yere düşürdü. İşte şimdi fena halde sıkılmıştı canı. Tanrım dedi, ve yine olmayan inancına hayıflanarak ne yahut kim tarafından cezalandırılmakta olduğunu düşünmeye koyuldu.
Düşüncelerini çekmecelere yerleştirmek, düzenlemek, şapşal uşağının, yünlü fanilalarını kışın en üst dolaba kaldırdığı gibi sonuçlandı ve aklı yine balonun müstesna insanlarına doğru kayıverdi. Balonun güzel kadınlarına... Dayfımiç gibi dansettiği görülmemiş bir mıymıntı balonun en güzel kadınını dansa kaldırmıştı. Durup durup o sahneyi düşünüyordu. Vasiliyeviç'le durumu bir müzakere etmeliydi. Ne de olsa Dayfımiç'in en eski dostuydu, aralarında sırdı, sıraydı yoktu bildiği kadarıyla.
Ah ama acele etmese miydi? Bir Amati bir Stradivaryus'tan daha kıymetli sayılabilir miydi? İki kadın arasında bu benzetme abesle iştigal sayılırdı. Biri diğerinden güzel, beriki ötekinden zeki değildi ki? İki paha biçilmezle diğer lütiyeler arasında seçim yapmak bu kadar kolayken, iki kaşıkçı elmasını birbiriyle kıyaslamak? Belki talihi yaver giderdi de Dayfımiç tarottaki kırmızılıyı seçerdi. Duyduğuna göre Boşdepov'un atlı arabasıyla yolda kalmıştı. Bu bir işaret olabilirdi, evet evet bu bir işaret olmalıydı.
İşte, astral lanet kendisinden başkalarına dönmüştü bile? Neşesi yerine gelen D. Oblomoviç koca bir dilim daha kesti tatlıdan, 'un yok' demişti uşak, 'galeta unundan geliyor bu ağızda dağılma hissi'. Vasiliyeviç ile en kısa zamanda buluşacak, işin aslını astarını öğrenecekti. Gerçi o bilge adamın teknik terimler arasına sıkıştırdığı felsefi yorumlardan ne kadarını anlayabilirse o olacaktı elde edeceği ama bu düşünce yıldırmadı Oblomoviç'i. Ne zaman Vasiliyeviç'le konuşsa '' kendi ülkemde olmadığımı ve bütün çabalarıma rağmen konuştuğunuz dili anlamadığımı itiraf etmeliyim'' repliğiyle sonlanırdı muhabbetleri.
( Esintiler= Zanaatkâr/ R. Sennet. Alıntılar= Tom Robbins/ Sıska Bacaklar ve Kafka anacımlar )
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder